Moskova

Moskova

20 Kasım 2017 Pazartesi

Sovyet Rusya’da günlük hayat


Samih Güven



Toplumların kültürel özellikleri yüzyıllar içinde şekilleniyor. Belirleyici ana unsurların başında ise, siyasal ve ekonomik sistemler, dini inanışlar, iklim ve çevre gibi faktörler öne çıkıyor. Örneğin Dostoyevski “Ruslar bütünüyle Ortodoks’tur, ortodoksluğu anlamayanlar, Rusları asla anlamayacaktır” demiştir. Sovyet dönemi bürokrasisini yaşamayan Tolstoy’un, Anna Karenina adlı eserinde kahramanlardan biri “evrak işi Rusya’nın ruhudur” demektedir.

Farklı ekonomik ve siyasal sistemlerin insanların günlük yaşamları ve davranışları üzerindeki etkisi büyük oluyor. Bu açıdan Sovyet Rusya’daki günlük hayata bakıldığında bu deneyimi yaşamayan bizlerin ve 30 yaş üstü Rusların pek de anlamayacağı bir durum söz konusu idi. Sovyet döneminde insanların günlük hayatlarına bazı unsurlar açısından bakmadan önce 1917 Ekim Devrimi sonrasında siyasal ve ekonomik sistemin ve sosyal kesimlerin nasıl bir dönüşüm geçirdiğine kısaca değinilmesi yararlı görülmektedir.

Devrim sonrasında siyasal hayatın tek hakimi Komünist Parti oldu ve 70 yıl boyunca ülkeyi yönetti. Partinin üye sayısı 1980’ler itibarıyla 20 milyona kadar çıkmıştı.

Ekim Devrimi sonrasında özellikle ekonomik dönüşüm hızla hayata geçirilmeye başlandı. Büyük toprak sahipliği sona erdi ve zamanla kolektif tarım ve kolhoz (tarımsal üretim kooperatifi) sistemine geçildi. Sanayi, finans ve ticaret sektörleri hızla kamulaştırıldı. Çarlık döneminin sonunu hazırlayan unsurlardan olan topraksız köylüler küçük ölçeklerde toprak sahibi olabiliyordu ama Sovyetler dönemi ekonomik sonuçlarına bakıldığında en problemli alanlardan birinin tarım ve köylülerin giderilemeyen mağduriyeti olduğunu söylemek mümkün.

İşçiler Bolşevik Devrimin en çok önem verdiği kesimdi bir bakıma. Çünkü devrim bir yerde onlar adına yapılıyordu ve işçiler de devrimi destekleyen en önemli sınıftı. Ayrıca sanayileşme hızlandıkça köylü sınıfı da büyük ölçüde işçi sınıfına dönüşüyordu.

İşçi sınıfına ve tüm Sovyet vatandaşlarına sistemin verdiği önemli garantilerin başında sağlık güvencesi, iş garantisi, eğitim imkanı ve özellikle de temel gıdalarda sabit fiyat uygulaması geliyordu. Böylece Sovyet sisteminde işsizlik sorunu neredeyse sona ermişti. Ancak zaman zaman ödenen ücretlerin düşüklüğü ve kentsel alanlardaki yetersiz konut durumu başlıca sorunlar arasında yer alıyordu. Ev kirası ücretin belli bir yüzdesi olarak alınıyor ancak kimi zaman aileler bir arada kalıyordu. Mutfak, banyo gibi yerlerin ortak kullanıldığı komünite evlerinde mütevazi imkanlar ve çoğu zaman da zorluklar söz konusuydu.

Köylü ve işçi kesimlerine ilaveten Komünist Parti yönetimi sırasında özellikle de planlama ve idari konulardaki ihtiyaçlar sonrası yeni bir kesim oluşmuştu. Parti yöneticileri, bürokrasi, bilim adamları, yazarlar, sanatçıların da aralarında olduğu bu grup ayrıcalıklı sayılabilecek bir konum edinmişti. Bu durum zaman zaman diğer kesimlerle bazı gerilimlere neden olmuyor değildi. Sınıfsız toplum ideali kimi zaman sekteye uğruyor gibi görünüyordu.

Böylece piyasa sisteminin olmadığı, üretimin ve fiyatların devlet tarafından planlandığı ve belirlendiği bu sistemde vatandaşların mütevazi bir hayat sürdüğünü söylemek mümkündü. Ancak parti elitleri dışında herkes aynı durumda olduğu için bu büyük bir sorun olarak ortaya çıkmıyordu. Bununla birlikte adaletsiz uygulamalar, kayırmalar ve toplum vicdanı açısından rahatsız edici sonuçlar söz konusu olabiliyordu.

Devlet iş, sağlık ve eğitim garantisi veriyordu. Okuma yazma oranı hızla artmıştı. Halkın sanatsal faaliyetlere katılımı yüksekti. Tiyatro, bale, klasik müzik dinletileri dolup taşıyordu. Bununla birlikte sanat ve edebiyatta gerçek bir fikir özgürlüğünden söz edilmesi zordu.

Kanımca Sovyet sistemi kapitalist sistem ile girdiği rekabet nedeniyle bir tür varlık yokluk sorunu yaşıyor ve bu durum halk açısından son derece zorlayıcı sonuçlara yol açıyordu. Bir defa kaynaklar, silahlanma, uzay yarışı, bilimsel rekabet, spor ve diğer alanlardaki rekabet nedenleriyle istenilen şekilde halka yansıtılamıyordu. Belki de güçlü devlet olma bir tercih değil de bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştı.

Özellikle İkinci Dünya Savaşının getirdiği sonuçlar toplum açısından ağır bir fatura koyuyordu ortaya. Sovyet halkları büyük bir fedakarlık ve mücadele azmi göstermişti ama insan kaybı ve diğer kayıplar yakıcı bir şekilde etki ediyordu hayata.

Bu genel açıklamalardan sonra Sovyetler dönemindeki günlük yaşama bazı ana unsurlar açısından bakıldığında aşağıdaki açıklamalar yararlı olacaktır.

Kadın ve aile: Devrimin başlarında özellikle kadınları özgürleştirme politikası sonucu aile kavramında bir değişim olduğu, boşanmanın kolaylaştığı ve bazı kesimlerce “özgür aşktan” söz edildiği ve kürtajın yasallaştığı görülüyor. Ancak bilahare ve özellikle de ikinci dünya savaşı sonrasında evlilik ve aile kavramı törenselleştirilmiş ve çocuk doğurmak teşvik edilmiştir. Bunun sonucunca kadınların ev işlerine daha fazla vakit ayırması ihtiyacı doğmuştur. Sovyetler döneminde genel olarak kadınların özgüven kazandığı, eğitim imkanlarının arttığı ve özellikle işgücüne katılma oranının yüksek seviyelere çıktığı görülüyor.

Dostluk ve arkadaşlık: Genel olarak Sovyetler döneminde aile, arkadaşlık ve dürüstlüğün önemli değerler olduğunu, sosyal ve insani ilişkilerdeki dayanışmanın belirgin bir önem kazandığını söylemek mümkün. Aileler sık sık eş, dost ve arkadaşları yemeğe çağırıyor, paylaşımları artıyordu. Bugün o dönemi yaşayan yaşlı insanlara sorulduğunda söyledikleri ilk şeylerden birinin  o dönemlerde insanların sözlerine sadık kaldığı ve güvenilir olduklarına ilişkin.

Eğitim: Eğitim Sovyetler döneminin en önemli konusu bir bakıma. İnsanlar arasındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmanın, sistemi destekleyecek bireyler yetiştirmenin ve bilimsel alanda kapitalist sistemle rekabet etmenin ve hatta onu geçmenin en önemli boyutu oluyor eğitim. 1926’daki nüfus sayımına göre 10 yaş ve üzerindeki Sovyet vatandaşlarının %51’i, 1939’daki nüfus sayımına göre ise %81’i okuma yazma biliyordu. Öğrenciler disiplin ve kararlılık içinde eğitim faaliyetlerine devam ediyor, bu durum matematik, fizik, kimya gibi bilim dallarında önemli sonuçlar veriyordu.

En önemlisi de standart ve nitelikli eğitimin herkese ulaştırılabiliyor olmasıydı. Altı aydan sonra okul çağına kadar kreş ve anaokulu süreci devlet güvencesinde idi. Spor ve beden eğitimi de okullarda önemli bir konu olarak ele alınıyordu. Ayrıca akademik standartlar yüksekti.

Din: Komünist Partinin genel olarak dine bakışı mesafeli olsa da insanlar kiliselere gidebiliyordu. Ayrıca sinagog ve camiler de aktifti. Komünist parti mesafeli olsa da din adamları ve dini pratikler konusunda baskıcı bir tavır içinde olmamıştı. Bununla birlikte genel bakış açısı ve eğitim sistemi çerçevesinde yeni nesillerin dini pratiklerle fazla ilgisi kalmamıştı.

Ulaşım: Geniş ve planlı şehir yollarında tek tük araçlar görülüyordu. Çünkü araç sahibi olmak istisnai bir durumdu. Buna karşılık toplu taşıma hızlı ve etkiliydi. Metro ve tren taşımacılığı oldukça yaygındı. Ülkenin her noktasına demiryolu ile ulaşmak mümkündü. Kompartımanlara kadın erkek binmekte bir sorun yoktu. Bununla birlikte karayolu taşımacılığı ve alt yapısı yeterli olamıyordu. Geniş Rusya coğrafyası dikkate alındığında bu büyük bir maliyet olarak ortaya çıkıyordu.

Kültür ve sanat: Çağdaş sanat, resim, heykel, klasik müzik, bale gibi alanlar destekleniyordu. Özelikle baleye çocuk yaştan itibaren birçok kimse ilgi gösteriyordu. Şehirlerde çoğu yerde görülen heykellerde çağdaş işçiler, emek ve devrime ilişkin temalar vardı. Stalin döneminde özellikle mutlu işçileri fabrikalarda, köylüleri güneşli tarlalarda mutluluk içinde resmetmek sık rastlanır olmuştu. Halkın genelinde bale, opera, tiyatro gibi dallara genel bir ilgi vardı. Ayrıca klasik müzik de seviliyordu.

Kitap okuma yaygın bir faaliyetti. Her yerde kitap stantları görmek mümkündü. Kitap fiyatları oldukça ucuzdu. Bununla birlikte kitap, dergi, gazete gibi hemen her yayıncılık faaliyeti devlet otoritesinin gözetimi altındaydı. Televizyon batı ülkelerindeki gibi yaygın değildi. Buna karşılık radyo yayıncılığı önemliydi.

Tüketim: Hemen her türlü mal ve hizmet kamu tarafından üretiliyor ve sağlanıyordu. Buna ilişkin önemli ölçüde planlama faaliyeti ve bürokrasi söz konusu idi. Bununla birlikte tüketici talepleri ve arz arasında uyumsuzluk ve dengesizlik söz konusu oluyordu çoğu zaman. Bazı dönemlerde karne uygulaması söz konusu oluyordu. Ayrıca bir çok mal ve hizmetin kalitesi açısından sorunlar yaşanıyordu.



Siyasal hayat: Komünist parti hayatın her alanında vardı. Fabrikalarda, çiftliklerde, işyerlerinde parti temsilcileri söz konusuydu. Bunlar üretim hedeflerinin tutturulması konusundaki işlevleri yanı sıra birçok açıdan raporlama faaliyeti de yürüyorlardı. Bu durumun bazı rahatsızlıklar ve adaletsizlikler yaratması söz konusu oluyordu.

Sürpriz anket: "Rus Ortodoksların yüzde 66'sı tanrının varlığından şüpheli!"




Rusya'nın önde gelen kamuoyu yoklama şirketlerinden Levada'nın düzenlediği anket, Rusya'da halkın yüzde 10'unun  "kesinlikle tanrıya inanmadığı"nı ortaya koydu. İlginç olansa, Kendini Ortodoks Hıristiyan sayanların arasında da yüzde 6'lık bir kesimin tanrıya inanmadığını söylemesi. Ortodoks olduğunu söyleyenlerin yüzde 10'u da "Tanrıya değil, ama yüce bir gücün varlığına" inandığını söylüyor.

Tanrının varlığından hiç kuşku duymayan Rusyalıların oranı yüzde 31. Ortodoks Hıristiyanlar arasında ise bu oran yüzde 34. Başka bir deyişle, Ortodoksların yüzde 66'sı tanrının varlığından şu ya da bu ölçüde kuşku duyuyor.


Sonsuz yaşama ve dini mucizelere inanan Rusyalıların oranı yüzde 50'ye yakın. Cehenneme ve şeytana inananların oranı ise yüzde 40-41 seviyesinde. Ölümden sonra hayatın olduğuna kesinlikle inanan Rusyalıların oranı yüzde 21.

19 Kasım 2017 Pazar

"Rus diyeti"nin en gözde yiyecekleri




Türk mutfağının zenginliği içinde yetişen nesillerin, ilk bakışta Rus mutfağına "burun kıvırma" eğiliminde oldukları malum... Bununla birlikte, kuzey mutfağının da sunduğu pek çok özel, sağlıklı lezzet var. Ve bunlar arasında "Rus diyeti"nin olmazsa olmazsı sayılan pek çok gıda ürünü mevcut. İşte RBTH'nin derlemesine göre, Rusya'da formuna dikkat etmeyi seven kadın ve erkekler için 7 diyet gıda ürünü:

1. Kefir ve tvorog (çökelek). Her iki süt ürünü de vücudun yağ yakmasına yardımcı. Sıradan sütten daha az şeker içeren bu ürünler yüksek kalite protein bakımından da zengin. Bazı günler sadece 1.5 litre kefir içerek diyet yapan Rus kadınlar var.

2. Greçka (karabuğday). Her ne kadar Rusya'ya Anadolu coğrafyasının bir armağanı olsa da, bulgur ve pirinç pilavlarıyla büyümüş nesiller için bugün "kara buğday" pek az şey ifade ediyor. Halbuki pilav niyetine tüketilen bu diyet dostu gıda Rus sofralarının vazgeçilmezlerinden.

3. Salatalık. Kilo vermek için ideal gıdalardan biri olan salatalık Rusyalıların en sevdiği sebzelerden.

4. Lahana. Rusların lahanaya Türklerden daha tutkun olduğu söylenebilir. Salatası, turşusu ve dolması çok tüketilmekle birlikte lahana temelli diyetler de son derece yaygın.

5. Ahududu (Malina). Rus halkının en büyük tutkularından biri her çeşit orman yemişi. Meşhur "kaşa" ile birlikte ya da sade tüketilen ahudu da iyi bir diyet tercihi.

6. Bayırturpu (Hren). Burunda Japonların acı kökü "wasabi" misali sert ama çabuk geçen bir yanma hissi uyandıran bayırturpu ezmesi, Rus mutfağının önde gelen çeşnilerinden. Yanı sıra yağ yakıcı özelliği sebebiyle diyetler için de ideal.


7. Elma. Türkler gibi Ruslar da elmasız yapamaz. Ruslara sorarsanız, günde 1,5 kilo elma yenilerek yapılan diyetlerle haftada bir kilo kaybetmek mümkün. 

15 Kasım 2017 Çarşamba

John Steinbeck ile Robert Capa Sovyetler’de ne gördüler?

Cüneyt Bender



31 Temmuz 1947’de, Pulitzer ve Nobel ödüllü yazar John Steinbeck ile “dünyanın en büyük savaş fotoğrafçısı” olarak anılan foto muhabiri Robert Capa Moskova’ya vardılar. Soyvetler Birliği’ndeki gündelik hayatı bizzat görmek ve kayıt altına almak niyetiyle başladıkları 40 günlük gezi, Moskova’nın ardından Kiev, Stalingrad, Tiflis ve Batum’a uzanacaktı.

Kızıl Ordu’nun Nazileri alaşağı ederek II. Dünya Savaşı’na son vermesinin üzerinden iki yıl geçmişti. Dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Nazi Propaganda Bakanı Joseph Goebbels’ten ödünç aldığı ve Soğuk Savaş’ın sembollerinden biri hâline getirdiği “Demir Perde” terimini bir konuşmasında kullanalı bir yıl olmuştu. John Steinbeck İnci adlı romanını henüz bitirmişti. Robert Capa’nın Henri Cartier-Bresson ile birlikte kurucuları arasında yer aldığı Magnum Fotoğraf Ajansı ise çalışmalarına yeni başlamıştı.

ABD gazetelerinin sütunları Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa’da olan bitenlere ilişkin günlük haberlerle dolup taşıyordu. Steinbeck ile Capa ise bu haberlerdeki siyasi imalardan arındırılmış, insana odaklanan, alternatif bir perspektif sunmayı hedefliyorlardı. New York Herald Tribune gazetesinin finansal desteğiyle 1947 yazında Moskova’ya vardıklarında, ABD’de anlatılandan çok daha farklı bir ülkeyle karşılaştılar. Yıkıntıların arasından filizlenen komünist hayat karşısında büyülendiler. İkinci Dünya Savaşı’nda verdikleri milyonlarca kayba rağmen, Ruslar dipdiri ve gerçekçi bir umutla hayata tutunuyorlardı. Steinbeck ile Capa’nın payına ise gördüklerini olduğu gibi aktarmak düşüyordu.

Steinbeck, 1954’te hayatını kaybeden Capa’nın yalnızca hareketi değil neşeyi ve kederi de fotoğraflayabildiğini söylüyordu. Capa’nın objektifinin bir insanın gözlerinden zihnine erişebileceğini iddia ediyordu. Robert Capa’nın Moskova, Kiev, Tiflis, Batum ve Stalingrad şehirlerinde çektiği fotoğraflar da bunu kanıtlar nitelikteydi. İşçiler, çiftçiler, kadınlar ve çocuklar buğday tarlalarında, kent meydanlarında, yıkıntıların arasında onurlu bir hayat sürüyorlardı.

Tomris Uyar, Steinbeck’in bir inci avcısının hikâyesini anlattığı İnci romanı için “İnsanoğlunun var olma direncinin seyreldiği bir tarih anında olanca görkemiyle gerçek umudun türküsünü söylemiştir,” diyordu. Ne var ki, Bir Rusya Güncesi insanlığın veya dünyanın dramına ilişkin bir kitap değildi. İnsanoğlunun var olma direncinin yüksek olduğu bir tarih anında mutlu bir hayatı bütün sadeliğiyle ve basitliğiyle belgeliyordu. Velhasıl, “tozpembe olmayan gerçekçi bir umudu” başka bir yöntemle kaydettiği pekâlâ söylenebilirdi.


Kaynaklar: Magnum Photos, Russia Beyond

12 Kasım 2017 Pazar

100 Yaşında

İlber Ortaylı



BUGÜNÜN tarihiyle 7 Kasım, Rusya İhtilali’nin başlayışıdır. 7 Kasım’da Petrograd Sovyeti bazı bakanlıklara el koymaya başlamıştır. (Bu tarih, eski takvimde ekim ayının sonlarına rastgeldiği için ‘Ekim İhtilali’ olarak anılır.)


Rusya ihtilali bir bakıma o senenin şubat ayında başlamıştır. Baskılar üzerine Çar 2. Nikola, tahttan kardeşi Grandük Mihail lehine çekilmiş, Mihail tahtı kabul etmeyince, hem Çarlık dönemi hem de Romanovlar hanedanı son bulmuştur. Bu da tarihe ‘Şubat Devrimi’ olarak geçer. 

CEPLERİNDE AYÇEKİRDEĞİ

Sorumlu görünen Çar tahtan indiği zaman, kurulan geçici hükümette Prens Lvov gibi eski Rurikler hanedanına mensup saygın bir politikacı başbakan oldu. Ne var ki Lvov’la, yine geçici hükümetin en önemli siyasetçilerinden, Lenin gibi Simbirsk’ten çıkan bir başka devrimci olan Kerensky anlaşamadı. En güçlü parti görünen SR (Sosyal Devrimciler) konumlarını ve görüşlerini etkili biçimde geniş kitlelere anlatamadılar. Daha sonra geçici hükümetin başbakanlığına yükselen Kerensky, Bolşeviklere karşı bir başka önemli figür General Kornilov’un yardımından da ürktü. Ekim Devrimi’ne giden yol böyle örüldü. Kerensky zayıf ve kararsız bir politikacılık gösterdi. Hiçbir taviz vermiyordu ve Rus halkının istekleri hilafına, savaştan çekilme cesaretini de gösteremedi. Kendisiyle 1960’ta mülteci olarak bulunduğu Münih civarında görüşen Rusya halklarının temsilcilerine karşı irad ettiği nutuk bu manasız inatçılığı gösterir. “Bolşevizm yıkılınca bize ne gibi imkânlar ve haklar vereceksin” diye soran gayri-Rus milletlerin temsilcilerine “Mukaddes Rusya bölünmez” diye cevap veriyordu. Hiddetlenen takımın sözcüleri ona “İhtilali zaten Komünistler değil Çar ve senin budalaca politikanız gerçekleştirdi. Kızılordu’nun, Troçki’nin ateşli nutuklarından başka silahı ve yiyecek olarak da ceplerindeki ayçekirdeğinden başka yiyecekleri yoktu” diyeceklerdi. Sonuçta Petrograd’da (yani bugünkü St. Petersburg) başlayan devrim, Bolşeviklerin SR’ler ve diğer demokrat güçlere karşı çoğunluğu sağlayamadıkları büyük meclisi, bakanlıkları, karakolları ve nihayet kışlık sarayı işgalleriyle başladı. 

KABİLİYETSİZ NİKOLA

Çar, Çariçe, çocukları, doktorları, yakın hizmetkârları Ekim Devrimi’nin ardından Yekaterinburg’da kurşuna dizildi. Devrilen tahtlar ve taçlar içerisinde en hazin son Rusya hükümdarlık ailesini buldu. Şurası da bir gerçek ki Romanovlar ve kabiliyetsiz bir yönetici olan 2. Nikola, harp eden milletler içinde en otokrat yönetimin başındaydılar. Ne Avusturya-Macaristan’da ne her şeye karışan bir hükümdarın bulunduğu Alman İmparatorluğu’nda hele hele ne de Osmanlı’da millet harbin sıkıntılarından dolayı hükümdarlara karşı düşman olmuştu. Çünkü bunların tümünde hükümdarlar arka plana çekilmişlerdi. Rusya’da ise ordunun komutasına bile bu işlerden anlamayan Çar karışıyordu. 

Rusya iddialı ama hazırlıksız olduğu bir harbe girmişti. İngiltere, harbin en kalabalık ordusu olan Alman İmparatorluğu’na karşı (Almanya’nın 10 milyona aşkın askeri donatacak kadar imkânı vardı) Rusya’yı yanına almıştı. Rusya da Britanya sayesinde Boğazlar’ı ve İstanbul’u daha kolay ele geçireceği ümidine kapılmıştı. Bu ümitler boşa gitti. Birkaç ayda bitireceklerini zannettikleri savaş çok uzadı. Rusya halkının, ağır şartlarda yaşamaya çalışan milyonlarca köylüsü ve çok ağır bir sömürüyle çalıştırılan işçi sınıfıyla uzun savaş yıllarına tahammül edecek hali kalmamıştı. Savaşın yarattığı yoksulluk ve kırım dayanılmaz safhadaydı. 

‘İSTİKLAL’İN MÜTTEFİKİ

Devrimin ardından Rusya yeni bir döneme girdi ve peşinden de dünyayı yeni bir döneme götürmeye niyetlendi. Bu gerçekleşmedi. Macaristan ve Almanya’daki Sovyet iktidarı kurma denemeleri mevcut orduların tepkisi ve bu rejimleri yok etmesiyle sonuçlandı. Tek ülkede sosyalizm, her şeye rağmen dış dünyadaki politikaları yönlendirecek etkiler yaptı.

21’inci yüzyılda dünya, Rusya İmparatorluğu gibi yeryüzünün en geniş topraklarının ve en kalabalık kavimler halitasının nasıl bir değişim geçirdiğini halen tartışıyor. Olumlu mu olumsuz mu? Kazançlar ne kadar gerçek, kayıplar ne kadar derin? Rusya medeniyeti nasıl bir değişim geçirdi ve hassaten bu imparatorluğun Slavlar dışındaki en kalabalık unsuru Müslüman Türk gruplar nasıl bir tarih yaşamak zorunda kaldılar? Bunlar hep tartışılır. Ama bir gerçek var: Türk İstiklal Savaşı yeni Rusya’da kendine bir müttefik buldu: Rusya. Türkiye tarihi için bu çok önemli bir safhadır. Halen bu ittifak nasıl devam ediyor, ne olacak, onun endişe ve merakı içindeyiz.

ONUN GÖZÜYLE EKİM İHTİLALİ

NÂZIM Hikmet’in tasviriyle “Ağır çelik kara toplarıyla Avrora: ‘Bugün!’ diyordu.” Lenin de “Dün ihtilal için erkendi. Yarın çok geç kalacağız. Bugün her şeyi ele geçirmeliyiz” demişti. Hiç şüphesiz ki payitahtı ve önemli şehirleri ele geçiren Bolşeviklerin anında sulh için Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu’yla masaya oturması sadece müttefikler Fransa ve İngiltere’yi değil verilen tavizler dolayısıyla Çar ordularının bir kısmı ve onun komutanlarını da karşı savaşa sürükledi. 

Rusya daha dört yıl kadar korkunç bir savaşın içine girdi. Kızıllara karşı ‘Beyaz Ordu’ denen savaşçılar da bir komuta birliği altında değillerdi. Denikin, Aleksandr Kolçak ve nihayet yenilince Türkiye’ye sığınan Pyotr Vrangel’in orduları birbiriyle her zaman irtibat halinde olmamış kuvvetlerdi. Uzun iç harp boyunca köyler ve küçük şehirler iki kuvvet arasında kaldı ve bazı halde zavallı köylüler iki kuvvetin zulmüne ve hışmına uğradı.


Kışlık Saray’da son gün

Nilgün Cerrahoğlu




“Gün büyük bir heyecan ve karmaşa içindeki şehre doğdu” diye anlatıyor John Reed, Batı’da “7 Kasım”a denk gelen; Rus takvimine de “25 Ekim” diye düşen Bolşevik Devrimi’nin ertesi sabahını.

Olayları devrimin büyük tarih sahnesi “St. Petersburg”da yerinden izleyen tek Batılı gazeteci olan Reed, o devirde “Petrograd” diye bilinen başkentin atmosferini şöyle naklediyor:

“Her şey görünürde sanki alabildiğine olağan ve sakindi. İnsanlar gece makul bir saatte yatmış, ertesi gün de işbaşı yapmıştı. Dükkânlar ve restoranlar açık, tiyatrolar faaliyette, resim sergilerinin ilanı durmaktaydı. Günlük yaşamın karmaşık ve savaş zamanlarında bile monoton rutini, her değin olduğu gibi geçerliydi. Sosyal organizmaların en büyük felaket anlarında dahi yemekten,içmekten ve eğlenceden vazgeçmeyen bu dayanıklılığı inanılmaz.”

Sovyet Devrimi macerası Diane Keaton, Warren Beatty ve Jack Nicholson’un rol aldığı “Kızıllar/Reds” isimli Oscarlı bir filmle ’80’li yıllarda, sonra ölümsüzleşen John Reed’in bıraktığı bu müthiş sıra dışı gazetecilik mirasını unutmuştum.

Taa ki “Sovyet Devrimi”nin 100. yılını betimleyen “Project 1917/1917 Projesi” isimli bir siteye girene kadar...

Bunu daha önce de yazdım. “Devrimlere” alerjisi olan Putin, dünyayı değiştiren Bolşevik Devrimi’ni büyük vurgularla hatırlamak istemiyor. Bu yüzden Rusya’da “devrim” şaşaalı törenlerden çok sergiler, konferanslar, açık oturumlar gibi entelektüel aktivitelerle anılıyor.

Tarihten ‘sosyal medya’ya

İşte Rusça ve İngilizce hazırlanan “Project 1917” de, bu entelektüel girişimlerden biri.
Hepsi de genç 40 araştırmacı, tarihçi ve gazetecilerden oluşan geniş bir takımın hayata geçirdiği “proje”; 20. yüzyılı tanımlayan “1917”yi, devrimin tüm karakterleri ve olayları ile bir “sosyal medya formatında” önümüze seriyor.

Karakterlerin bizzat ağızlarından attıkları “twit”ler şeklinde tasarlanan sitede, son Çar II. Nikola’nın örneğin devrimin ertesi sabahı düştüğü “Hava bugün açık. Sıcaklık güneşte 11 derece. Bu sabah şömine için uzun uzun odun kırdım” notunu okuyoruz.
Sabık Çar’ın bunca “alakasız bir twit”le gündeme gelmesinin nedeni, aslında o tarihte çoktan tahttan indirilmiş ve Urallar’ın göbeğindeki kuş uçmaz kervan geçmez Yekaterinburg kentine gönderilmiş olmasından kaynaklanıyor.

Çar’ın, 1917’nin şubat ayında daha tahttan indirilmesi üzerine, yerini St. Petersburg’da Kerenski başkanlığındaki bir geçici hükümet almış... Ancak “7 Kasım sabahı”, Kerenski de Kışlık Saray’dan yabancı delegasyonların arabasıyla kaçmaya zorlanmış...

O gece, sonra Kışlık Saray baskına uğruyor ve Bolşevikler saraya girip, geçici hükümetten son kalan temsilcileri de toplayarak tutukluyorlar.

Güz güneşi altında Yekaterinburg ormanlarında işte şömine için odun kesen ve ailesiyle kurşuna dizileceği trajik sona doğru hızla yaklaşan devrik Çar’ın olanlardan belli ki o saatlerde haberi yok. O yüzden hâlâ Mars’ta olduğu izlenimi yaratan satırlara imza atıyor.

Nâzım’ın anlattığı gibi

Oysa tüm bir gün, o gün, telefon ve telgraf merkezleri, tren istasyonları ve gazete matbaaları gibi hayati güç noktalarını ele geçiren Bolşevikler, Çarlık başkentine hâkim olmuşlar.

Lenin’in “Bugün Rusya’da yeni bir tarih başlıyor!” diye anonsladığı konuşması dağıtılmış, askeri birlikler teslim olmuş ve Kerenski hükümetinin devrildiği Bolşeviklerce ilan edilmiş.

Bu olayların akışı işte, “Project 1917”de doğrudan tüm büyük aktörlerin bizzat bıraktıkları günlükler ve belgelerden birebir esasa sadık kalarak bir sosyal medya sitesi şeklinde, “flaş...flaş...flaş... son dakika” haberciliği üslubuyla aktarılıyor.

Öyle ki “Kışlık Saray” baskınını bugün yaşanıyormuşçasına takip ediyor, gelişmeleri Lenin’in, Troçki’nin ve Kerenski’nin; çaresiz generallerin, dumur halinde olan bakanların, o tarihi doğrudan yaşayan Batılı diplomatların ve dönemin Rus entelektüellerinin penceresinden izliyorsunuz.


“Project 1917”ye mutlaka göz atın. Muhteşem bir tarih gezisi yapacaksınız...
Nâzım Hikmet’in “Kışlık Saray”ında tanımladığı gibi tam: “Kışlık Saray’da Kerenski / Smolni’de Sovyetler ve Lenin; sokakta onlar.”

Nâzım'lı evlerin Vera’lı sofraları

Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında nefis basımlı bir kitap, hem de sayfalarında otantik nitelikteki fotoğrafların yer aldığı ciltli, her anlamda ‘ağır’ bir eser. Buna bir ‘müze kitap’ da denilebilir.

ADALET AĞAOĞLU



Basında, gazetelerin kitap eklerinde yeni yayınlanmış kitapların tanıtımına -şükür ki- bol bol yer verilmekte. Bunların yazarlarıyla söyleşiler, reklâmlar, giderek TV kanallarının ‘Sanat/Kültür’ üstüne hazırladıkları programlarında dahi bu (yeni)ler başköşelerde yer tutabilmekte. Vee, niye? Kitap da artık mal’dan sayılmakta da ondan herhalde. Fakat iş bu kadar basit değil: Üretimin tüketim halinin, daha yayınlanırken bilinip bilinememesiyle sezilip sezilememesi söz konusu; hem de çok önemli derecelerde… Yazarı ve kitabı üstüne böylesine olumlu bir tahmin varsa, bunu da doğallıkla sevindirici bulmak ‘kitap okurlarına’ düşmekte.

Bütün bu iç rahatlıklarına karşın, şu yeni çıkan kitap dağıtım ve tanıtım bahsinde içimde epeydir bir vıdı/vıdıcılık hasıl olmuş bulunmakta: Birtakım bazı yeni çıkmış kitaplar ‘bütün hak edilmiş olmalarına karşın’ neden bu bolluktan yararlanamazlar? Bu sorumun ya da sorunun yeni bir örneğine rastlamış bulunmaktayım.


Örnek?

Mitos-Boyut yayınevince yeni yılın ilk ayında yayınlanmış Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasındaadını taşıyan nefis basımlı bir kitap, hem de sayfalarında otantik nitelikteki fotoğrafların yer aldığı ciltli, her anlamda ‘ağır’ bir eser. Hazırlayanlar: Arif Keskiner ve M. Melih Güneş.


Buna bir ‘müze kitap’ da denilebilir. Hazırlanış sıralarında bizim gençliğimizin sanat-edebiyat yeri Çiçek Bar’ında Arif kardeşimizin elleri omuzlarımızda ‘inadına’ içip içip okuduğumuz şiirler var ya, işte bu zamanlar bu müze’nin gebeliğinden haber vermekte. Kitabın ilk iki üç sayfalarında Arif Keskiner’imizle M. Melih Güneş’imizin sunuş yazılarını okuyanlar benim bu konuda hiç de havadan sudan dem vurmadığımı göreceklerdir. Hani yani, öyle ki, her iki askerî darbeyi birlikte, el ele, kol kola, Nâzım şiirleri ve Ruhi Su şarkılarıyla Çiçek Bar’da yüklenebilme maharetimize rağmen Arif Keskiner’imi ben hiç tanıyamamışım demek ki! Herhalde biz yazar çizer’lerimizi avuturken yazmaya hemen hiç vakti kalmamış olabilir. Dilini, üslûbunu, bizzat kendisini bu kitaptaki yazılarıyla tastamam kucaklamış bulunuyorum. Sunuş yazılarıyla ‘Bu Müze’nin açılışını yapanların ardından adım adımı yaş/başlarına göre sırayla Aziz Nesin, Orhan Kemal, Ataol Behramoğlu, Bendeniz, Türkân Şoray, A. Kadir, Nedim Gürsel, Zeynep Oral, Vera Tulyakova, Uğur Büke, Necati Şahin, Genco Erkal, Yavuz Tanyeli, Nazar Büyüm, Can Dündar, Coşkun Aral… Daha nice sanatçı yazarlar sandıklarındaki ‘Nâzım Hikmet’ işlemelerini bu müze kitaba armağan için sıraya girmişlerdir. Kitabı hazırlayanlar kimsenin aklından çıkmamalı: Kitabın içeriği, işte böyle: Derleme yazılar… Kolay mı onca kapıyı çalmaklar, onlarla Moskova’larda ve hele o sofralardaki buluşmaları, Nâzım’dan geri kalmış ne varsa, ne yoksa hafızalardan çıkartıp yazdırmaklar; Vera’nın sofralarında böyle böyle işte kimler kimler kimler oturup kalkmıştır, neler neler olup bitmiştir? Bunun meraklıları buyursunlar artık ve tam da şimdilerde 100 yıllık müzelik belgeler sofrasına…

Bu kitabımızın yayını, ne sevindirici bir rastlantıyla Şişli Belediyesi tarafından tamamlanan Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nin açılış gün ve saatlerine rastlanmıştır. O ev sofralarda coşkulara, büyük şairimizin 1946’larda bendeniz henüz daha bir Kız Lisesi öğrencisiyken benimle aynı büyülenmeye uğramış bir arkadaşla sıra altlarından elden ele kaçırtarak okumuşluğumuzun heyecanını hâlâ daha yaşamakta olduğum halde, fizyolojik engellerim nedeniyle, bence ‘efsaniyelik’ bu açılışa katılamamışımdır. Kitabı hazırlayanlar bana bu müzelik kitabımızı armağan ettiler, ohh çok şükür. Müzenin koridorları, yani kitabın sayfaları arasında ‘ibret’ duyargalarımla dolanmaktayım.

Ben edebiyat dergilerinde, gazete kitap dergilerinde, gerekli olan yerlerde kitap tanıtım yazıları yazan biri olmadım.  Başlarda kendisi de edebiyatın türlerinden her birinden kitaplar yazmakta olan değerli yazarlarımızın meslektaşlarının kitapları hakkında  tanıtıma özgü yazılar yazılmasını hemen hiç benimseyemedim. Ancaaak! Rastlantılarla çağrışımlar üst üste düştüğü ân, benim yazarlığımın havaya uçtuğu zamanlar olmuştur. Bu Nâzım Hikmet Müzesi üstüne bir tanıtıma kalkışmam tam da böyle bir ân’ın eseri olmuştur.


Özür Diliyorum: Yukarda tanıtım eksikliğine uğramış eserlere örnek olarak Nâzım’ın Evinde Vera’nın Sofrasında’yı seçme tahminimde bütünüyle yanılmışım. Meğer ben ‘inadına’ bu yazıyı yazıp bitirmeyi sürdürürken medyamızın çeşitli kanallarında kitap üstüne tümen tümen tanıtım yazıları çıkmış… Affola. Şu ân içimden şöyle geçmekte: (Demek sen çok sevip beğendiğin kitabı –ilk tanıtım yazım- diye takdim ederken başlıbaşına kendini takdim eylemişsin!) Kendime gülüyorum da, geçip gidemiyorum.



NÂZIM’IN EVİNDE VERA’NIN SOFRASINDA
Hazırlayan: Arif Keskiner, M. Melih Güneş
Mitos Boyut Yayıncılık, 2016
248 sayfa