Moskova

Moskova

24 Eylül 2017 Pazar

Harvard Üniversitesi'nden izlenmesi gereken 10 Sovyet ve Rus filmi listesi



Sovyet ve Rus sinemasına Rusya'daki izleyiciler ile yabancı sinemaseverlerin bakışı her zaman farklı olageldi.  İşte yabancı sinema eleştirmenlerinin bakışını yansıtan güzel bir örnek. RBTH, Harvard Üniversitesi'ne bağlı Department of Visual and Environmental Studies'in (Görsel ve Çevresel Çalışmalar Bölümü) hazırladığı izlenmesi tavsiye edilen filmler içinden en önemli gördüğü 10 Rus filmini şöyle sıraladı:

1. Kanuna Göre (Po zakonu) - Lev Kuleşov, 1926

Öncü sinemacılardan Lev Kuleşov'un bir Jack London yapıtından uyarladığı siyah-beyaz film genel izleyici kitlesi tarafından pek takdir edilmese de hala eleştirmenlerin favorilerinden biri.

2. Potemkin Zırhlısı (Bronenosets Potyomkin) - Sergey Eisenstein, 1925

Rus sinemasının dünya çapında şöhrete sahip yönetmenlerinden Sergey Eisenstein'in 1905 devrimi olaylarından esinlenerek çektiği Potemkin Zırhlısı bugün bile pek çok ülkede ilgiyle izleniyor.

3. Ana (Mat') - Vsevolod Pudovkin, 1926

Ünlü ressamımız Abidin Dino'nun birlikte çalışma şansını bulduğu Sovyet yönetmenlerden biri de Vsevolod Pudovkin. Yönetmenin bu filmi Maksim Gorki'nin aynı adlı romanından uyarlanmış.

4. Toprak (Zemlya) - Aleksandr Dovjenko, 1930

Rusya'nın yine dünyaca ünlü yönetmenlerinden Dovjenko bu filmde kamerasını 1930'lu yıllara damgasını vuran ve ülkeyi kökünden değiştiren tarım ve hayvancılığın kolektifleştirmesi politikasına tutuyor.

5. Turnalar uçuyor (Letyat juravli) - Mihail Kalatozov, 1957

1958'de Cannes'da Altın Palmiye kazanan film pek çok Rusyalının da en sevdiği filmlerden biri. Yüreklere dokunan bu ikinci dünya savaşı öyküsünde kısa süre önce kaybeden efsanevi oyuncu Aleksey Batalov ve Tatyana Samoylova yıldızlaşıyor.

6. Askerin Türküsü (Ballada o soldate) - Grigori Çuhray, 1959

En özel ve en sevilen Sovyet filmlerinden biri Askerin Türküsü. Yönetmeninin tüm bürokratik engellere rağmen ekrana çıkarmayı başardığı bu mütevazı ikinci dünya savaşı filmi bugün bile pek çok sinemaseverin favori Sovyet filmi.

7. Unutulmuş Ataların Gölgesi (Teni zabıtıh predkov) - Sergey Paradjanov, 1964

Aykırı yönetmen Paradjanov'dan bir orta çağ fonunda geçen bir Romeo-Jülyet hikayesi.

8. Andrey Rublyov (Andrey Rublyo) - Andrey Tarkovski, 1966

Rus tarihinin en önemli ikon sanatçısı Andrey Rublyov'un yaşamına eğilen bir Tarkovski filmi. Alışılmışın üzerindeki süresiyle dikkat çeken film Sovyetler Birliği ve Rusya tarihinin ebedi fay hatlarından biri olan sanatçı-iktidar ilişkisine odaklanıyor.

9. Savaş ve Barış (Voyna i mir) - Sergey Bondarçuk, 1967

Lev Tolstoy'un başyapıtından uyarlanmış bir sinema destanı. Ünlü yönetmen Sergey Bondarçuk'un yönettiği ve başrolünü oynadığı film pek çok Rusyalının da en sevdikleri arasında.

10. Russkiy Kovçeg - Aleksandr Sokurov, 2002


Son dönemin öne çıkan Rus yönetmenlerinden Aleksandr Sokurov'un St. Petersburg'da Ermitaj'da çektiği Russkiy Kovçeg kentin 300'ncü kuruluş yılını onurlandırıyor. Ermitaj'ı Rusya'nın kültürel mirasını koruma ve muhafaza etme görevini üstlenmiş bir nevi Nuhun Gemisi, yani "kovçeg" olarak gören Sokurov filmi tek sekansla ve montajsız çekmiş.

"Rusya kaynakçamız bile yok!"

Birgül Ayman Güler


Birgül Ayman Güler, Aydinlik.com.tr sitesinde yazdı:

"Ruslar, Türkiye üzerine kendi dillerinde çevrilmiş ya da yazılmış yayınların neler olduğunu tam sayım halinde biliyorlar. Kaynakça çalışmalarını çoktan yapmışlar. Ellerindeki ciltlerde Rusçada bizimle ilgili olan yayınlarını taramışlar. Kaynakçaları 1713 yılından başlamış, bugünlere kadar gelmiş.

Rusça’da Türkiye üzerine yazılmış 1713 1917 yılları arasında 5116 adet, 1917 1975 arasında 15797 adet yapıtın bilgisine sahibiz, diyebiliyorlar.

Biz ise, Türkçede Rusya’ya ilişkin çevirdiğimiz ya da kaleme aldığımız yayınların neler olduğunu bilmiyoruz. Rusya hakkında neleri bildiğimizi ve neyi, ne zaman, nereden, nasıl öğrendiğimizi ölçebileceğimiz bir “kaynakça”mız yok.

Oysa “kaynakça”, Batı dilinden söyleyişle bibliyografik çalışma, hangi alan söz konusu ise o alanda, elgördülük değil ciddi işler yapıldığının işareti sayılır. İşe başlamanın “a”sı!

Bizde yok!

***

Rus akademisyenlerden S. N. Uturgauri, Ankara’da 1992 yılında yapılan 500. Yıl Sempozyumu’na sunduğu bildirisinde, Rusya ile birbirimizi öğrenmeye başlama tarzımıza ilişkin olarak ilginç bilgiler veriyor.

Diyor ki, ülkelerimiz birbirini, doğrudan kendi dillerinde kendi yaptıkları incelemelerle değil, büyük bölümü Fransızcadan yapılan çeviri kitaplarla tanımaya başladı.

Rusya’da bizimle ilgili ilk kitap, “Osmanlı İmparatorluğunun yükselmesi, çökmesi ile askeri durumu” başlıklı, Kont Marsilye adlı yazar tarafından kaleme alınmış Fransızca bir kitabın 1737 tarihli çevirisi. Bizde Rusya hakkındaki ilk kitap ise, Edirne Barışı’ndan sonra yine Fransızcadan çevrilerek 1829 yılında yayımlanan J. H. Castera’nın“Katerina Tarihi” olmuş.

İlk diplomatik-ticari ilişkilerin 1492 yılında başladığı düşünülürse, ortada hem geç hem dolaylı bir kültürel temas gerçeği var.

Reklamdan sonra devam ediyor 
Rusya - Türkiye arasındaki kültürel ilişkilerin Batı coğrafyası üzerinden değil, iki tarafın birbirinin kültürünü aracısız doğrudan öğrenme dönemi, Rusya’da 1781’de bizde ise 1886 yılında başlamış.
Onlar Şair Nâbi’nin Hayriyye’sini 1781’de [Fransızcadan çevirip] Rusça okurken, biz onların diplomat-yazarı Griboyedov’unAkıldan Bela oyununu - Mizancı Murat Rusçadan çevirmiş Osmanlıca/Türkçe olarak 1886’da okumuşuz.

Tarihlere dikkat ederseniz, bir de şöyle bir durum var: Birbirini Batılıların süzgecinden okumakta Rusya 1737 - biz 1829; birbirinden doğrudan çeviri yaparak öğrenmede Rusya 1781 -biz 1886 doğumluyuz. Aramızda yüz yıllık, hiç de az olmayan bir fark var. Bugün, “karşımdaki hakkında ne biliyorum” sorusunu açıklığa kavuşturacak bibliyografik çalışma eksiğimizi göz önüne alırsak, kültürel ilişkilerde bizim daha ‘geriden gelme’ özelliğimiz halen sürüyor demektir.

Herkes önce kendinden sorumludur. Artık, yetersiz bilgi ve eksik gayret sorunumuzun üstesinden gelmemiz gerekir.

Elbette bir de sorularımızı yeniden düzenleme işi var...

Alanın uzmanlarınca masaya koyulmuş, ne var ki üzerinde durulmamış, ama öne çıkarılmaları heyecan verici çok soru var. Örneğin, Türk Rus ilişkilerinin son 500 yılında yaşanan 12 savaşın toplamı 50 yıl. Peki kalan 450 yılda ne var ne yok?... Örneğin, bu kapışmalarda başka devletlerin rolü ne kadar?... Örneğin, bu iki ülkenin hem imparatorluk hem modernleşme tarihi neden bu kadar çok birbirine benzer? ... Örneğin, Batı zihninde dünyanın Batı/Doğu sınırı kâh Hristiyanlık/İslam kâh Katolik/Ortodoks ayırımına göre çizilir; bu durumda ‘kim kimle daha çok kültürel ortak?’...

Kendi gerçekliğimize ve başkalarıyla ilişkilerimize taşıma süzgeçlerden değil de doğrudan bakabilirsek, ezbere aldığımız sorulara farklı ve yeni sorular ekleyebilirsek, hiç kuşkusuz gözlerimizin önünde başka bir dünya görüntüsü belirecek."


www.aydinlik.com.tr


19 Eylül 2017 Salı

"Lenin ve Stalin’in aşçısının torunuyum... Küçükken disiplin sorunum vardı..."




Ünlü ABD'li yönetmen Oliver Stone'un, 2015-2017 yılları arasında "Putin" belgeselinin çekimleri sırasında Rus lider ile yaptığı söyleşilerden oluşan "Vladimir Putin ile Söyleşi" adlı kitap satışa çıktı. Lenta.ru, kitaptan bazı bölümleri paylaştı. İşte Putin'in ilginç anılarından bazıları:

“Dedemin bir dönem Lenin ve Stalin’in aşçılığını yaptığı doğru. Dünya küçük. Dedem 1917’deki devrim öncesi Petrograd’da bir restoranda aşçılık yapıyordu. Lenin’in yazlık evinde nasıl aşçı olduğunu bilmiyorum. Daha sonra Stalin’in evinde aşçılık yaptı. Sıradan bir insandı, aşçıydı.  
Biz Leningrad’da (St.Petersburg) yaşıyorduk, ama Moskova yakınlarında yaşayan dedemin yanına yazları birkaç kere geldik. Emekliye ayrılmıştı, ama daha önce çalıştığı devlet yazlık evlerinin birinde yaşıyordu. Babam, babasının yanına Stalin hayattayken gittiğini anlatırdı. Dedem, Stalin gezinti yaparken babama uzaktan onu göstermiş. Bu dönem hakkında tek bildiğim şey bu.”

“Ailem üzerime çok titremesine rağmen ben başına buyruk yaşardım. Sokakta çok zaman geçirirdim ve tabii, en hafif deyişle her zaman disiplinli değildim. Ne zaman ki düzenli olarak spor, judo yapmaya başladım, disipline oldum ve hayatım iyi yönde değişmeye başladı.”

“KGB’de çalışmayı kendim istedim. KGB’de çalışabilmek için hukuk fakültesine girdim. Henüz lisede okurken KGB’nin Leningrad İdaresine çat kapı gidip, onlarla çalışmak için ne yapılması gerektiğini sordum. Hukuk fakültesini bitirmem gerektiğini söylediler. Bu nedenle hukuk fakültesinde okudum.”

“1996 yılında Moskova’ya geldiğimde burada arkamda ciddi bir destek ve önemli bağlantılarım yoktu. 1996’da geldim ve 2000 yılında devlet başkanının vekili oldum. 

Boris Yeltsin ile ve ekibiyle çok özel bir ilişkim yoktu. Yeltsin’in neden beni seçtiğimi bilmiyorum. Benden önce çok yetenekli kişiler çalışıyordu. Bu kişilerden biri olan Bay Primakov, maalesef kısa süre önce aramızdan ayrıldı.


Yeltsin’in bana yaptığı ilk teklifi reddettim. Burada, yan odada, devlet başkanlığına aday olabilmem için beni başbakan olarak atamak istediğini söyledi. Bunun çok büyük bir sorumluluk olduğunu, hayatımı tamamen değiştireceğini ve buna hazır olmadığımı belirttim. O ise, daha sonra bu konuya tekrar döneceğimizi söyledi.”

Ayşe nasıl Mariya oldu


Fuad Seferov


İlk kez bundan yaklaşık 520 yıl önce diplomatik ilişki kuran Türkiye ile Rusya'nın ortak geçmişinde bilmediğimiz, hâlâ  karanlıkta kalan pek çok sayfa bulunuyor...

Türk-Rus tarihinde yapılan kısa bir zaman yolculuğu bu kez de Türk kızı Ayşe'nin 1800'lerin sonunda Edirne'den başlayan, önce Varşova'ya sonra da Rusya'ya uzanan inanılmaz macerasını ilk kez ortaya çıkarıyor.

İşte film gibi bir yaşam öyküsü...

Farklı kaynaklardan yararlanılarak yapılan araştırmaya göre, 1877-1878 yıllarındaki Rus-Türk savaşına katılan Keksgolmski Alayı'nın yürüyüşü sırasında subay Mihail Savenko, Edirne'nin Kuruçeşme köyünde yanmış bir evin yanında açlıktan ölmek üzere bir Türk çocuğu görür. Rus subayların cesetlerle dolu köyden geçişi anında Savenko beş yaşındaki kız çocuğunu şans eseri fark eder ve paltosuyla sararak hemen yürüyüşteki sırasına döner.

Savenko durumu arkadaşlarıyla paylaşır ve Rus askerler yürüyüş boyunca bitkin çocuğu nöbetleşe taşır. Dönemin Rus kaynakları kız çocuğun annesinin bölgede çıkan çatışmalar sırasında hayatını kaybettiği notunu düşer. Bu kaynaklarda, "Bebek adının Ayşe olduğunu söyledi. Savaş sonuna kadar Ayşe görevli yüzbaşı Petersen'in treninde özel bakıma alındı. Önce Bulgar köylülere verilmek istendi ama daha sonra Rus alay yönetiminin yaptığı toplantı sonucunda çok sevildiği için orada kalmasına karar verildi.  Ayşe yemekhaneden getirilen yemekle beslendi" yazar.

Savaşın ardından bölgede görevli olan alay o zamanlar Rusya'ya bağlı Varşova'ya döner. Ayşe Varşova'da alaya ait Ortodoks kilisesinde vaftiz edilir ve kendisine Mariya ismi verilir. 

Yüzbaşı Kostantin Konovalov vaftiz ettiği için Mariya'nın nüfus belgesinde baba adı olarak Konstantin yazılır, soyadını ise hayatını borçlu olduğu Keksgolmskaya Alayı'ndan alır. O kadar sevilir ki, Mariya için alayda özel bir vakıf kurulur ve subaylar her ay maaşlarının yüzde 1'ini bağışlar. 

Okula başlayıncaya kadar Mariya Keksgolmskaya'yı, Alay Komutanı General V. Panyutin'in ailesi yetiştirir.

Bu sırada ilginç bir olay yaşanır...

Ağustos 1879'da Varşova'daki Keksgolmski Alayı'nda bir toplantıya katılan Rus Çarı II. Aleksandr misafirhanede Mariya'nın duvarda asılı fotoğrafını görür. Bunun üzerine Alay Komutanı Panyutin, Mariya'nın öyküsünü anlatır ve Varşova'da bulunan Aleksandro-Mariyinskiy Kızlar Enstitüsü'nde eğitim alması için Çar'dan yardım ister.


İlginç öyküden etkilenen II. Aleksandr, eşi ile bu konuyu görüşme sözü verir. Gerçekten de kısa süre sonra Çar'ın eşinin onayıyla Mariya söz konusu okulda eğitim görme hakkını kazanır.

1890 yılında okuldan başarıyla mezun olan Mariya katıldığı askeri bir etkinlikte dönemin Çarı III. Aleksandr'ın eşi Mariya Fyodorovna'nın dikkatini çeker. Mariya Çar ailesinin oturduğu bölüme davet edilir ve onlarla birlikte Keksgolmski alayının geçişini izler. Çar ailesinin üyeleri ile sohbet etme olanağı bulan eski Ayşe, yeni Mariya onların da sempatisini kazanır, 

İlginç öykü, ABD ve İngiltere'de çıkan gazetelere de "Alay Kızı Mariya" başlıklarıyla yansır. 

1892 yılında, yani yaklaşık 20 yaşındaki Mariya, İzmailovski Alayı'nda görevli subay Aleksandr Şlemmer ile evlenir. Görkemli düğüne Varşova'daki Rus sosyetesi ve askeri yetkililer katılır. Düğünde Çar ailesi Mariya'ya pırlanta kaplamalı altın bilezik ve bir tebrik mesajı da gönderir..  

Evlendikten sonra Mariya Rusya'da kilise ve anıtların inşa edilmesi ile ilgili hayır çalışmalarında görev alır, bağışlarda bulunur, 1.Dünya Savaş'nda askeri hastanelerde gönüllü hemşirelik de yapar.

Burada vereme yakalan Mariya, 1917 Devrimi sırasında belki de çarlık ailesine olan gönül borcu nedeniyle Beyaz Ordu, yani devrime karşı mücadele edenlerin safına geçer.

Önce Beyaz Ordu subayı olan büyük oğlu Pavel çatışmalarda hayatını kaybeder, ardından eşi Kızıl Ordu tarafından yakalanarak kurşuna dizilir.

Sonunda Mariya 1920 yılında, 40 yaşına ulaşamadan vereme yenik düşerek Kırım'ın Yalta kentinde hayatını kaybeder, aynı yerdeki mezarlıkta toprağa verilir. 

Beyaz Ordu saflarında savaşarak Avrupa'ya kaçan öteki oğlu Georgi ise 1974 yılında Almanya'da hayatını kaybeder.

2001 yılında Leningrad bölgesinde yer alan Priozerksi kentinde başarılı öğrenciler için Mariya Keksgolsmkaya adına burs tahsis edilir.
Böylece Ayşe'nin Edirne'de başlayan hayatı Yalta'da son bulur ama anısı hep yaşar...

Fuad Seferov, Moskova

Kaynaklar:
*Adamoviç B.V. Keksgolmskaya Alayı Kızı, 1958. 
*Mariya Keksgolmskaya-Ayşe. Donskaya Reç Gazetesi 1890.

Rusya'nın "ayrımcılık" yarası: Çalışan kadınlar, kazanan erkekler...




Rusya'da iş hayatından erkeklerden daha fazla yük çektiği her vesile ile itiraf edilen kadınların erkeklerden çok daha az kazandığı resmi ağızlardan da doğrulandı. Bir hükümet toplantısında konuşan Başbakan Yardımcısı Olga Golodets 2015 sonu itibariyle ayda ortalama 38 bin 600 ruble (670 dolar) kazanırken, kadınların 28 bin ruble (486 dolar) kazandığını açıkladı.

Dünya Ekonomik Forumu'nun cinsiyetler arası eşitsizlik listesinde Rusya 144 ülke arasında 75. sırada. Sıralamada Türkiye 130. sırada.

Bakan Golodets kadınların maaşlarının erkeklerden yüzde 26 daha düşük olduğunu söylüyor. Maaş uçurumunun en az olduğu sektör eğitim. Bilişimde ise fark yüzde 33'e kadar çıkıyor.

Öte yandan, başbakan yardımcısı çalışma hayatında cinsiyetler arası uçurumun kapanma eğiliminde olduğuna dikkat çekiyor. Golodets, 2005 yılında maaşlar arasındaki uçurumun yüzde 40 seviyesinde olduğunu, bugün "nispeten daha iyi noktada olunduğunu" belirtiyor.

Golodets kadınların politikada yeterince temsil edilmediğine ve Rusya'nın bu alanda Batı'nın ve diğer gelişmiş ülkelerin gerisinde kaldığına da değindi.


Devlet Duması'nda kadın vekil oranı yüzde 15, Parlamento'nun üst kanadı Federasyon Konseyi'nde ise yüzde 17. Hükümetteki 31 bakandan yalnızca üçü kadın: Başbakan Yardımcısı Olga Golodets, Eğitim ve Bilim Bakanı Olga Vasilyeva ve Sağlık Bakanı Veronika Skvortsova.

Dünyayı kurtaran adam öldü...




Sovyetler Birliği'nin roket saldırısı erken uyarı sistemi 1983 yılında alarm verdiğinde dünya nükleer savaşın eşiğine gelmişti... Stanislav Petrov adlı subay bilgisayara inanmayıp alarmın yanlış olduğunu ilan etmese idi o eşik geçilebilir, Sovyetler Birliği ABD'ye karşı saldırı başlatabilirdi. Petrov'un basiteri dünyayı felaketten kurtardı.

Petrov bu yıl Mayıs ayında hayatını kaybetti. Batı medyası ise herkesin sempatiyle baktığı bu soğuk savaş kahramanının 77 yaşında öldüğü haberini ancak birkaç gün önce tesadüfen öğrendi.

Stanislav Petrov yıllar önce BBC'ye verdiği röportajda 1983'teki olayı şöyle anlatmıştı:

"Sirenler çalmaya başladı ve birkaç saniye boyunca ekrana bakmaktan başka bir şey yapamadım. Üzerinde kocaman kırmızı harflerle ATEŞLENDİ yazıyordu. Bir dakika sonra bir siren daha. İkinci roket ateşlendi, derken üçüncü, dördüncü ve beşinci... Ekrandaki uyarının yerini ROKET ÇARPMASI uyarısı aldı. Düşünme payımızın ne kadar olacağına dair bir talimat yoktu. Ama her geçen saniyenin askeri ve siyasi yetkililerin çok kıymetli vaktine mal olduğunu biliyorduk. Bunun üzerine bilgisayara inanmamaya karar verdim. Ahizeyi kaldırdım ve üstümle konuşup alarmın yanlış olduğunu söyledim. Ama kendim de bundan tam emin değildim. Yüzde elli - yüzde elliydi inancım. Ve hata yapmışsam beni kimsenin düzeltmeyeceğini biliyordum".

Buluttan yansıyan güneş ışınlarının sebep olduğu bu olaydan sonra Stanislav Petrov raporunda durumu yeterince ayrıntılı anlatmadığı gerekçesiyle kınama cezası almış, bir yıl sonra da silahlı kuvvetlerden ayrılmıştı.

1990'lı yıllarda olayın üzerindeki gizlilik kaldırılınca tüm dünya Stanislav Petrov'un adını öğrendi. Petrov "dünyayı kurtaran adam" olarak pek çok uluslararası ödüle layık görüldü.


Batı medyasının Petrov'un ölümünü öğrenmesi, 7 Eylül 2017 tarihinde Alman yönetmen Karl Schumacher'in doğum gününü kutlamak üzere Petrov'u araması sayesinde mümkün oldu.

Rusları gücendirmemenin 10 yolu! Yeni başlayanlara "misafirlik" rehberi



Her ülke gibi Rusya'da da geleneklerin ve batıl inancın gündelik hayatta yeri var. Mesela bir eve misafirliğe gittiğiniz vakit nelere dikkat etmelisiniz? En radikal dünya görüşüne sahip Rusyalıların bile zaman zaman dikkate almak zorunda kaldığı ve yabancıların da bilmesinde fayda olan "geleneğe dayalı kurallardan" bazılarını sıraladık:

1. Tıpkı Türkiye'deki gibi, bir eve girerken ayakkabıları çıkarın. Zaten ev sahibi giymeniz için size bir çift "tapoçki", yani terlik uzatacaktır. Bu bizim için değil, ama çoğu Batılı için "farklı" bir durum.

2. Hediyesiz gitmeyin. Rusya'da ev ziyaretine eli boş gitmemekte yarar var. Ev sahibi kadınsa çiçek, çikolata ya da bir şişe şarap makbule geçer. Erkek ise bira tercih edilebilir, ya da yemek daveti ise önceden ev sahibine "eksik bir şey olup olmadığı" sorulabilir.

3. Çift sayıda çiçek vermeyin. Rusyalar yalnızca cenazeye çift sayıda çiçek gönderir. Öbür haller için tek sayı tercih edilmelidir. Yani sevgiliye, eşe, dosta mesela dört gül götürürseniz geceyi berbat edersiniz; beşe tamamlayın!

4. Kapı eşiğinde kesinlikle el sıkışmayın. Nedenini de sormayın, çünkü cevabı yok! Ama en eğitimlisinden en cahiline, Rusların çoğu için "kesinlikle" uyulması gereken bir kural! 

5. Bir şey mi unuttunuz? Aynaya bakın. Unuttuğunuz bir şeyi almak için yeniden ev sahibinin evine dönmüşseniz bu kez dışarı çıkmadan aynaya bakın.

6. Gece yarısından sonra para alışverişi yapmayın. Bir arkadaşınızdan borç aldınız diyelim. Geri ödemeyi asla gece yarısından sonra yapmayın. Uğursuzluk getirdiğine inanılır.

7. Yatıya kalacaksanız yanınızda kıyafet getirin. Ruslar hijyen gerekçesiyle sokaktan gelinen kıyafetle evde yatılmasına hoş gözle bakmaz.

8. İçki sofrasında limiti bulup da artık daha fazla içemeyecekseniz, kadehinizi boş bırakmamaya bakın. Zira Ruslar boş kadehi hemen dolduracaktır! Bu arada biten içkinin boş şişesini kesinlikle masada bırakmayın, yere koyun. Masada boş şişe, "büyük uğursuzluk" vesilesi sayılır!

9. Babuşkalarla asla tartışmayın. Babuşkalar, yani büyük anneler, ya da yaşlı kadınlar her şeyi söyleme hakkına sahiptir. Gülümsemeye, başınızı sallamaya, dediklerini yapmaya ve o ortamda gönüllerini hoş tutmaya gayret edin.


10. Birlikte içki içerken kadeh kaldırmayı, tost söylemeyi ihmal etmeyin. Kısacık da olsa tost söylemeden, diğerlerini birlikte içmeye davet etmeden kadeh devirmek büyük kabalık sayılır.