Moskova

Moskova

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Kremlin’in saat kulesinin sırları



Rusya’nın başkenti Moskova’daki Kremlin’de bulunan ve ülkenin en sembolik yapılarından Spasskaya Kulesi’nde bulunan saatin geçmişi 1404 yılına dayanıyor. O tarihten bu yana birçok değişikliğe uğrayan saat, dönemin izlerini de taşıyor.

Kremlin’in ilk saati 1404 yılında takıldı. Sırp keşiş Lazarus tarafından yapıldığı bilinen bu saat 1624’te Yaroslavl’da bir manastıra satıldı.

Çar Büyük Petro’nun Avrupa seyahatleri sırasında Amsterdam’dan satın aldığı saatse 1706-1709 tarihinde Spasskaya Kulesi’ne takıldı.

18. yüzyılda kulede bulunan saat kadranı 400 kilogram ağırlığındaydı.

1925 yılında kulenin 4 tarafına kadranlar yerleştirildi. 1999 yılında da saatin en eski kadranın arkasında beyaz taş üzerine yapılmış bir başka kadran bulundu.

1705 yılında, Çar Büyük Petro’nun kararıyla değiştirilen saat altınla dekore edildi.

Saatin çanlarının çoğu kilise çanları gibi ikonalar ve bas-rölyefli. Günümüzde saatin 9 çanı var.

1937 yılına kadar saatin her gün iki kere elle ayarlanması gerekiyordu. Günümüzde ise tamamen otomatik bir mekanizma bulunuyor. Elektrikli motorlarla ayarlanan saatin her 15 dakikada bir çanları çalıyor.

1776’da Alman zanaatçı Fatz’ın tamir ettiği saatin çanlarında ‘Oh, du lieber Augustin’ şarkısı çalındı. ‘The glory of our lord in zion’ gibi parçalarında da çalındığı kulede, 1918 yılından sonra Enternasyonel marşı çalındı.

Saat 1938 yılında ‘sessiz kaldı’ ve yalnızca her saati çeyrek geçe saati gösterdi. Bu sessizlik 1996 yılında Borist Yeltsin’in ikinci kez başkan seçilmesinin ardından bozuldu. Kulede Glinka’nın ‘Vatansever Şarkısı’ (Patriotic Song) çalındı. Kulede 1999 yılından beri de Rusya marşı ve Glinka’nın ‘Bir çarın hayatı’ operasından ‘Slavsya’ nakaratı çalıyor.


Kulenin çanları 1923 yılından beri de yeni yılın geldiğini haber veriyor. Kule bu nedenle günümüzde Rusya’da yeni yılın sembollerinden.

Rusları evliliğe götüren başlıca neden ne?


Rusya’da gerçekleştirilen bir araştırma, Rusların büyük çoğunluğunun evlenme sebebinin aşk olduğunu gösterdi.

İzvestiya’nın aktardığına göre, Rusya Yüksek Ekonomi Okulu ve Rusya Devlet Toplum Üniversitesi tarafından 17 ilâ 30 yaş arasındaki katılımcılar arasında yapılan bir araştırma 

Rusları neyin evliliğe götürdüğünü ortaya koydu.

Katılımcıların yüzde 82’si aşık olmaları nedeniyle evlendiklerini söyledi.

Anket sorularını yanıtlayanların yüzde 5 ilâ 6’sı çocuk sahibi olma isteğinin, evlilik nedeni olduğunu belirtti.

Katılımcıların yüzde 3’ü aile baskısının evlilik nedeni olduğunu ifade etti.


Katılımcıların yüzde 2’si maddi yarar sağlamak için evlendiklerini belirtirken, soruları yanıtlayanların yüzde 86’sı böyle bir evliliğin faydalı olacağına inandığını söyledi.

23 Temmuz 2017 Pazar

Ah şu hesapsız Türkler!


Cenk Başlamış

Kim ne derse desin, 1980'lerin sonundan başlayarak, yani neredeyse 25 yıldır Türkiye'yi "kurtaran" ülke Rusya oldu.

Bu konuda bir hesap yapıldı mı bilinmez ama Türklerin Rusya pazarından kazandığı para en kötümser tahminle yüz milyarlarca doları bulmuştur.

Laleli'deki deri ceket satıcısından Rusya'da fabrika kuran beyaz eşya üreticisine, İzmir'deki çiftçiden Moskova'nın neredeyse yarısını yeniden inşa eden müteahhitlere, Rusya'nın hemen her köşesine uçan THY'den Antalya'daki otellere kadar on binlerce, hatta belki de yüz binlerce Türk bu pazar sayesinde yıllardır evine ekmek götürebiliyor.

Ama 25 yılda Rusya pazarı tanınmayacak ölçüde değişti, beklentiler farklılaştı. Eskiden iğneden ipliğe her malın eksikliğini çeken, görür görmez kapışan Ruslar, zaman ilerledikçe "olsun da ucuz ve kalitesiz olsun" anlayışını "olacaksa pahalı ve kaliteli olsun"a dönüştürdü. Cebinde bir kaç yüz dolarla Rusya'ya gelen ve büyük paralar kazanan Türklere ilişkin öyküler şehir efsanesi değil, gerçek ama o günler çoktan geride kaldı. Önce 1998, ardından 2008'de yaşanan ekonomik krizler pazarın niteliğini değiştirdi, Rusya artık çantasını kapıp gelene değil, ciddi, uzun vadeli düşünen, yatırım yapan işadamlarına kapıyı aralar oldu.

Ama ciddi işadamlarının bile yaptığı bir hata var ki, o da Rusya'yı yeterince incelememek, burasının neredeyse hiçbir ülkeye benzemeyen koşulları bulunduğunu kavrayamamak, görememek ya da kabullenmemek. Son örnek, Türkiye'de iyi bilinen bir internetten yemek siparişi şirketinin büyük umutla girdiği Rusya pazarından sessiz sedasız çekilmesi.

Şirketin adının fazla bir önemi yok çünkü asıl önemli olan bazı Türklerin Rusya pazarının kendine özgü koşulları araştırmadan, hesaplamadan yaptığı benzer yanlışlar. Bundan yaklaşık 10 yıl önce de yine Türkiye'de çok iyi bilinen, üst gelir grubuna hitap eden bir hazır giyim markası Moskova'nın en lüks alışveriş merkezinde şatafatlı bir mağaza açmış ama aynı hesap yanlışlığı nedeniyle kısa süre sonra bavullarını toplamak zorunda kalmıştı.

Bakın, Rusya'dan çekilen yemek sipariş şirketi pazara girerken nasıl bir açıklama yapmış, önüne hangi hedefleri koymuş:

"...Şirket, 2011 sonuna dek 2,5 milyon dolar seviyesinde yatırım yaparak Rusya'da 10 farklı şehirde olmayı, iki sene içinde ise eski Rus cumhuriyetlerinin tamamında yer almayı hedefliyor....Rusya pazarını ve tüketici alışkanlıklarını çok iyi inceledik..."

Rusya'da Türkçe yayınlanan bir haber sitesi olan Türkrus.com bu konuda kapsamlı bir dosya hazırlamış ve söz konusu şirketin müdürüne ulaşmış.

Aslında hakkını teslim etmek gerekiyor, kadın müdür başarısızlıklarını gizlemek yerine neden başarısız olduklarını lafı hiç dolandırmadan dürüstçe anlatmış. Örneğin, "Eve servis sektörü Rusya'da, hatta maalesef Moskova büyüklüğündeki bir şehirde bile halen çok gelişmiş değil. Ülkede servis sektörü bazı alanlarda kullanıcıların beklentilerini karşılamaktan uzak" demiş.

Peki, başka ne demiş?

"Hava şartları scooter ve motor kullanmaya uygun olmadığı için birçok teslimat otomobil ya da metro ile yapılmaya çalışılıyor. Tabii ki bu da Moskova gibi trafik problemi yaşanan bir şehirde, teslimat zamanlaması anlamında sıkıntılara neden oluyor. Rusya hem paket servis kültürü hem de iklim olarak çok zor bir coğrafya. Rusya'da yatırım yapacak girişimcilerin özellikle yerel yapıyı, ülkenin iklimini ve sosyal yaşamı etkileyen diğer konuları dikkate almaları önem taşıyor" demiş.

O zaman sormak gerekiyor: Bu çok basit ama hayati tespitleri yapabilmek için, örneğin Moskova'nın dillere destan trafik sorununu fark etmek ya da ağır kış koşulları nedeniyle kentte motosikletle teslimatın kullanılamayacağını anlamak için 2,5 milyon dolar harcamak ve iki yıl geçmesini beklemek mi gerekiyordu? İki yıl önce "Rusya pazarını ve tüketici alışkanlıklarını çok iyi inceledik" derken servis sektörünün gelişmemiş olduğunu aslında fark etmemiş miydiniz?

Kendi ülkelerinde başarılı olmuş işadamlarının Rusya gibi cazip ama aynı oranda zor ve riskli bir pazara bu kadar hazırlıksız girmesi inanılır gibi değil.
 

Gazeteci Cenk Başlamış'ın "Rusya'nın Sırları" kitabından alınmıştır.

21 Temmuz 2017 Cuma

Mutluluk yolu!

Resim yazısı ekle

Samih Güven

Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesinde bir kafede mutluluk teması meşgul ediyor zihnimi. Mehmet Hakkı Yazıcı’nın “Moskova’da mutlu olmak” adlı yazısını okuduğumdan mı bilmiyorum. Belki de Moskova’dan sonra hayatımda çok şeyin değişmiş olmasından. Bir şekilde herkesin yüzleştiği bir soru aslında: Mutlu muyum? Mutluluğa giden bir yol var mı?

Sanırım çağımız insanı mukayese ile yaşayan bir varlık; kendi durumunu başkalarıyla, kendini değişen zaman ve durumlar içindeki halleriyle ve en önemlisi de beklentileriyle. 

Moskova’da arkadaşımla sıklıkla gittiğimiz o restoranı hatırlıyorum bir an. Ne hikmetse her gidişimizde kendimizi mutluluk konusunu tartışıyorken buluyorduk. Neden kendimizden memnun olmuyoruz bazen, hayatta nasıl bir yol izlemeli gibi sorular gündeme getiriyordu. Bir gün dedim ki ona, mutlu olmak zorunda mıyız peki, yani bunu düşünmeden yaşasak olmaz mı? Yine de konu üzerinde tartışmadan edemiyorduk.

Moskova’da konu hakkında yoğunlaşmamızın bir nedeni olmalıydı. Belli bir süre Moskova’da olacaktık. Türkiye’deki hayatımızı dondurmuştuk sanki. Böylece geriye dönüp baktığımız, değerlendirme yapabileceğimiz bir imkan doğmuştu. Moskova ise yeni gerçekler, farklı bir bakış açısı sunuyordu.

Farklı ülkelerin farklı imkanları ve bakış açısı mutlulukta etken mi? Yoksa insan nerede olursa olsun, kendi yapısal açmazları ya da sınırları mı daha önemli? İkisi de etken sanırım.

Soruları bir yana bırakıp not defterimi inceliyorum Tunalı’daki kafede.

Mutluluk kavramı özgürlük kavramıyla da ilişkili aslında. Özgürlük hissi mutluğunun nihai bir aşaması gibi. Yani kendini özgür hisseden bir insanın mutluluğu yakalamış olması da olası. Mutluluk an’larla alakalı daha çok, özgürlükse bir süreç.

Bir de kültürel ve bilinçaltı kodlar var. Özellikle bireyler olarak bizi kendi kendimize hapseden, kendimizi en büyük engelimiz haline getiren ve böylece mutsuzluğumuzun da kaynağı olabilen düşünme biçimleri oluyor. Bugün şemsiye almadım ya yağmur yağar kesin, dolar aldım ya mutlaka düşer, iyi bir şeyin benim başıma gelmesi imkansız zaten, dünyanın akıllısı sen misin, sen mi kurtaracaksın, ne önde ol ne arkada, gibi yerleşik yapılarla beynin çalışma esaslarını ülkeden ülkeye farklı kılan özellikler oluyor. Bunların yaratıcılık, özgüven ve an’lardan keyif alma konularına güçlü etkisi olmalı.

Zimmel özgürlüğün her zaman bir şeyden özgürleşme olduğunu ve baskının karşıtı olarak ele alınması gerektiğini söylüyor. İnsanın kendi bilinçaltını da buna dahil etmek gerekiyor galiba. Hegel ise diyor ki, nefsin kendi kendini onaylamasından başka bir şey değil özgürlük.

Mutluluk da biraz buna benziyor galiba. Yani içinde bulunduğumuz herhangi bir durumu onaylıyorsak mutluyuz. Nerede, kiminle, ne durumdaysak işte, bunu onaylıyorsak mutluyuz.

Pencereden insanları izliyorum bir süre. Düşünceli yürüyenler de var, neşeli, sarmaş dolaş geçenler de. Çıplak ayaklı bir kız çocuğu birinin arkasından koşuyor. Suriye’li olmalı. Aldığı bozuklukları gülümseyerek tutuyor avucunda.

Tuhaf mutluluk halleri geliyor aklıma. Kendisi olmak yerine güçlü ilişkilerine güvenen mutludur belki. Ya da kendisi olmak yerine imkanlı birinin karısı veya kocası olmayı seçen de mutludur. Mutlu olmak herkesin hakkı, ama mutlu olduğumuzu sandığımız her durumda mutlu muyuz, kendimizi gerçekleştirmeden bunu yapabilir miyiz?

Galiba bir amacı olmalı insanın. Bu amaç da insanlığın evrensel değerleri dikkate alındığında anlamlı bir yere düşmeli. Böyle bir amaç uğrunda üretken birinin mutsuz olma ihtimali var mı bilmem. Ama zor amaçlar belirleyip mutsuz olma ihtimali var.

Yine de Nobelli ekonomist, psikolog Kahneman’ın dediği gibi mutluluk da aşk arayışı da irrasyonel. Reçetesi yok. Kişiden kişiye, durumdan duruma farklılık gösteriyor. Yani iki kere boka kondu diye üçüncüsünde ota konacağının garantisi yok.


İnsan kendisi olursa, kendini, gerçekliğini keşfeder, üretken olur ve insanlığa katkı yaparsa mutlu olur muhtemelen. Ama köyde ağacın altında bir saat uyuyup, sonra türkü söyleyerek tırpana yüklenen de mutludur. Hem de daha mutlu belki.


Rusya'da yeni nesil: En çok gençler "Her yere Stalin'in heykelleri dikilmeli" diyor...



Rusya’da yapılan kamuoyu araştırmaları, halkın Sovyet lider Stalin’e olan sempatisinin "hızla arttığını" göstermeye devam ediyor.
Rusya Kamuoyu Araştırmaları Merkezi VTsİOM’un anketine katılan Rusya vatandaşlarının yüzde 62’si, “Stalin’in başarılarını gösteren” heykellerinin ve büstlerinin kamusal alanlara yerleştirilmesi gerektiğini söyledi.

Bu görüştekilerin oranının en fazla 18-24 yaş grubunda (yüzde 77) olduğu dikkati çekiyor. 60 yaş üzerinde bu oran yüzde 53. 
“Stalin’in suçlarını ve başarısızlıklarını” yansıtan anıtların yapılması gerektiğini savunanların oranı ise yüzde 28.


Sovyetler Birliği’nde “Stalin’in baskıları” yüzünden çok sayıda insanın zarar gördüğünü düşünen Rusya vatandaşları ise yalnızca yüzde 5 oranında.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

İyi ki doğmuşsun Vladimir İvanoviç!



M. Hakkı Yazıcı

Kaynak: 
http://www.turkrus.com/ , 
http://www.medyagunlugu.com/ 


Olga teyzeyle hemen bizim padiyezdin, apartman girişinin önünde karşılaştık. Hafif telaşlıydı; ama tatlı bir telaşa benziyordu bu.

Sebebini sordum.

Kocası, kadim dostum, üst kat komşum Vladimir İvanoviç’in doğum günüydü.

Öfff, nasıl da unutmuştum! Halbuki Ruslar doğum günü kutlamalarına çok önem verirler.

Bir hediye almazsam olmazdı.

Olga teyzeyle hem yürüyor, hem de konuşuyorduk.

“Benim de Vladimir İvanoviç’e bir şeyler almam gerek,” dedim.

Tamam, alırsın anlamında başını salladı.

Olga teyze:

“Zavallı, ihtiyarladı ya artık, gününü eski anılarıyla geçiriyor. Mutfakta iş yaparken bile rahat bırakmıyor. Yahu Olga, biz nasıl tanışmıştık? Elini ilk defa nerede tutmuştum? Falan… Sonra dolaptan eski resimlerin olduğu ayakkabı kutusunu çıkarıyor, fotoğrafları divanın üzerine yayıyor. Başlıyor kendi kendine konuşmaya. Arada beni geçerken yakalıyor, ‘Almanları nasıl Berlin’e kadar kovalamıştık değil mi Olga!’ diye sesleniyor.”

Konsomolluk günleri, Anapa’da tatil, Gorki Parkı’ndaki kaçamaklar, hangi yıl 1 Mayıs kutlamalarının daha görkemli olduğu, Sovyetler Birliği dönemi, Perestroyka-Glasnost ve sonrasındaki kaotik zamanlar, eski Moskova, yeni Moskova; daha bir sürü konu ve yorumlar…

Olga teyzeye “Bir geleyim de birlikte konuşalım,” dedim.

Olga teyze, “Bir doğum günü hediyesi almayı düşünüyorsan mesela bir fotoğraf albümü alabilirsin. Her gün divana yayılıp, sonra toplanan dolaptaki ayakkabı kutusunun içindeki resimler de o azaptan kurtulurlar,” diye bir fikir veriyor.

Yolda Azeri Hüseyin’e rasgeldik. Vladimir İvanoviç’in doğum günü olduğunu öğrenince o da çok sevindi. Yine felsefi konuşmalarından birini yaptı.

Hayatın her yaşta başka bir güzelliği vardı. Velev ki yaşlansan, ölsen, bedenin noktayı koysa bile ruhun bir şekilde yoluna devam ediyordu, falan.

“Ruh ölmür, sadəcə qırışmış, köhnəlmiş, bəzən də tər-təzə, ancaq təzə olmasına baxmayaraq, ya bəyənmədiyi, ya da darlığından sıxıldığı libasını-cismini dəyişir!”

Bu henüz yaşamını yitirmemiş yaşlı bir insanla ilgili yapılacak konuşma değildi. Onun ufak tefek densizliklerinden biri deyip, aldırmadım.

Ayakta biraz sohbet ettikten sonra vedalaştık.

Azeri Hüseyin ayrılırken bana, “Yaşam, həyat eşqiniz sönməsin, əziz insanlar! Xoş xəbərlər eşitmək ümidilə, sabahınız xeyir!” dedi.

***
Ne alayım diye düşündüm, taşındım. Sonunda Olga teyzenin önerdiği gibi bir fotoğraf albümü almaya karar verdim.

Elimde içinde fotoğraf albümünün olduğu paketle Vladimir İvanoviç’in kapısına dayandım.

Kapıyı açar açmaz “Pazdravlyayu s dnyöm rajdeniya deduşka, moy daragoy. Doğum günün kutlu olsun Vladimir İvanoviç,” dedim.

Ona “dedecik” dememe kızıp “Yahu sen kendin dede olmuşsun, bana deduşka diyorsun” diye çıkışmıyor, aldırmıyor. Sarılıp, yanaklarımdan öpüyor.

Bana Rusların efsanevi çizgi filmlerinden Çiyeburaşka’dan bir şarkıyla cevap veriyor:

“К сожаленью, день рожденья, Только раз в году. (K sajalenyu, den rajdeniya,
Tolka raz v godu.)”

Şarkının sözleri arasında sadece doğum günlerinde hatırlanmakla ilgili gizli bir sitem de seziyorum: “Ne yazık ki, doğum günü, senede yalnız bir gün.”

Çok üstüme alınmıyorum, zira siz de şahidimsiniz; biz, Vladimir İvanoviç’le her gün olmasa bile sık sık görüşüyoruz.

Bana Olga teyzenin aldığı doğum günü pastasını gösteriyor.

Vladimir İvanoviç, bilgece bir ifadeyle “Ya, işte böyle; doğum günü pastasının mumlarına, pastanın fiyatından daha fazla para ödemeye başladığında yaşlandığını anlıyorsun.”

Yaşamla, eski anılarla ilgili sohbetimiz her zamanki gibi çok keyifli.

Vladimir İvanoviç’e karısıyla çok uzun yıllar evli kalabilmenin, hem de mutlu olmanın sırlarını soruyorum.

Aynı Olga Teyze gibi cevaplıyor:

“Bizim zamanımızda kırılan bir şeyler olduğunda hemen çöpe atılmazdı, onarılırdı, ondandır.”

Diyecek bir şey yok.

***
Bir sonraki gün sohbete doyamamış olarak yine Vladimir İvanoviç’in evine gittim. Kapıyı Olga teyze açtı.

“İyi bir seçim yapmışsın, aldığın albüme çok sevindi. Dünden beri eski fotoğrafları albüme yerleştirmekle uğraşıyor. Tabii ki bir yandan da kendi kendine mırıldanıp, konuşuyor.”

Vladimir İvanoviç’in olduğu odanın kapısından kafamı uzattım.

Divanın üzerine yaydığı resimlerin önemli olanlarını tarih sırasına göre albüme yerleştirmişti. 

Yanındaki masanın üzerinde artık antika sınıfına giren transistörlü radyosundan eski Rus şarkılarının melodileri yayılıp, odayı sarıp sarmalıyordu.

Bulat Okudjava, Vladimir Vısotskiy, Mark Bernes ve daha nicelerinin güzel şarkılarının melodileri…

Ve koca bir yaşamın hikayelerini anlatan sararmış resimler: Okul, askerlik, aşıklık günleri, evlilik, 1 Mayıs gösterileri, Anapa’ya, Soçiye, Odessa’ya yapılan geziler, daçada geçirilen neşeli günler…

Albümün ilk sayfasında bütün bu fotoğrafların içinde onu en çok etkileyen, sarsan ilk şey, hüzünle baktığı, bir sebeple hoş görmediği, küçük, sararmış, solmuş olanıydı-Gülümsüyor muydu? Resimde yüzünde iki ön dişi görünen, çıplak, şirin bir yumurcak, bacakları havada,.. Bir kilimin üzerine uzanmış ve gülümsüyor…

Resmin arkasında “Valodya bir yaşında” yazılıydı.

Yüksek sesle “Valodya bir yaşında,” deyip, kocaman bir kahkaha patlattı.

Kapının pervazına yaslanmış, ses çıkarmadan arkasından onu izlerken beni fark etti.
Başını çevirip, gözlüklerinin üzerinden bana bakarak albümün ilk sayfasını gösterdi:

“Bak şu fotoğrafa! Vladimir İvanoviç bir yaşında,” dedi ve arkasından yine kocaman bir kahkaha daha patlattı.

O sırada eski transistörlü radyosundan Mark Bernes’in bir şarkısı odayı sarmıştı:

“Я люблю тебя жизнь (Ya lyublyu tibya jizn)”

Seni seviyorum hayat.

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Moskova’da görkemli mezuniyet törenleri düzenlendi





Rusya genelinde 24-25 Haziran’da geleneksel mezuniyet törenleri ve baloları gerçekleştirildi.

Başkent Moskova’da her yıl olduğu gibi etkinliklerin en önemli merkezi Kremlin’di.


Kızıl Meydan’da mezun öğrenciler için önce bir konser, ardından da disko düzenlendi. Mezuniyet kutlamaları görkemli havai fişek gösterisiyle taçlandırıldı.