Moskova

Moskova

7 Aralık 2016 Çarşamba

Bir Rus Yazar Olarak Prometheus'un Portresi


Ahmet Ümit


Ne zaman Tolstoy üzerine düşünecek olsam Prometheus’u hatırlarım. Oysa bu büyük yazar, bir mitoloji kahramanıyla değil, yeryüzündeki ilk destanlardan olan İlyada ve Odysseia’nın anlatıcısı Homeros’la kıyaslanır. Ki Tolstoy’un destansı anlatım tarzı göz önüne alındığında bu yaklaşım doğrudur, zaten bana Prometheus’u çağrıştıran da Tolstoy’un yapıtları değil, hayatıdır.

Yazarların yapıtları ile yaşadıkları arasında her zaman uyum olması gerekmez. Nasıl ki Dostoyevski, çarın zindanlarında yaşadığı onca kötülüğe, sürgünde çektiği onca çileye rağmen Pan-Slavizmi savunmuşsa, aristokrat bir aileden gelen Tolstoy da politik olarak ilericilere yakın durmuştur. Yanlış anlaşılmak istemem, elbette yazarların kişisel tarihleri onların üslubunu belirleyen temel etkendir ama bu son derece karmaşık ve ilginç şekilde gerçekleşir. Örneğin Tolstoy’un ömrünün büyük bölümünü kırlar içinde bir malikânede geçirmiş olması, onun romanlarındaki pastoral zenginliğin asıl nedeni sayılabilir. Rus aristokrasisinin içinden geliyor olması, yaşadığı çağda siyaset, sanat, din, ama hepsinden önemlisi üst sınıf arasındaki ilişkiyi en iyi biçimde anlatmasının nedenidir de denebilir. Ama Tolstoy’un kişisel tarihi aynı zamanda bir çelişkiler tarihidir. Bir Rus aristokratı olmasına rağmen hayatının sonuna kadar böyle bir hayat sürmenin utancını da yaşamıştır. Rusya’da ve dünyada onca yoksulluk ve zulüm varken, hem bir toprak sahibi hem de bir yazar olarak son derece elverişli koşullarda yaşıyor olmayı kendisine yedirememiştir. Bence Prometheus’la benzerliği de bu durumundan kaynaklanır.

Bilindiği üzere Prometheus, Iapetos adında bir titanın oğludur. Bilge ve zekidir, kâhin değildir ama olayların nasıl gelişebileceğini öngörmek gibi bir yeteneği vardır. Kendisi insan soyundan gelmediğinden aslında insan denen canlı türüne yardım etmesi için hiçbir neden yoktur. Ama tuhaftır, insan soyuna tehlikeli bir yakınlık besler. Tehlikeli diyorum, çünkü insanlara duyduğu bu tutku, tanrıların yasalarıyla çelişecek, o devirde kimsenin bulaşmak istemeyeceği Zeus’u zıvanadan çıkaracaktır.

Tolstoy, elbette Prometheus gibi insanüstü bir varlık değildi ama zengindi, hem de çok zengin. Rusya gibi toprak köleliğinin yaygın olduğu bir ülkede yarı tanrı olmak gibi bir ayrıcalıktı bu. Gençlik döneminde yaşadığı serserilik hayatının ardından, özellikle de yazmaya başladıktan sonra insan üzerine düşünmeye başlar Tolstoy. Kendi topraklarındakiler de dahil Rusya’da köy emekçileri korkunç koşullarda yaşamaktadır. Toprak sahibi olmadıkları gibi, toprakla birlikte satılmaları da normal karşılanmaktadır. Sadece Rusya’da değil, yeryüzünde yoksulluk ve zulüm hüküm sürmektedir. İnsan insanı sömürmekte, hor görmekte ve acımasızca öldürmektedir. Bu durum Tolstoy’u derinden etkiler. Belki de kendini bir tür kurtarıcı olarak görmeye başlar. Yoksulluk, cehalet, zalimlik ve topyekûn hayat üzerine düşünmeye, yazmaya, dahası eyleme geçmeye başlar.

Prometheus’un Zeus’u kızdıran ilk eylemi, kurban edilen bir boğanın etlerinin en iyi kısmını insanlara, kötü kısmını ise tanrılara ayırmasıdır. Prometheus bu işi öyle kurnazca yapar ki, belki de Zeus, etin insanlara dağıtılmasını değil de aldatılmış olmayı kendisine yediremediği için büyük bir cezayla karşılık verir. İşin ilginç tarafı, cezalandırılan Prometheus değil, insanlardır. Evet, Zeus ateşi insanlara yasaklar. Aslında gizliymiş gibi görünen mesaj açıktır: 

Bu, Prometheus’a verilen bir gözdağıdır. Ama Prometheus pek aldırmaz. Aksine öfkelenir ama belli etmez. Planını yapar ve harekete geçer. Athena’nın da yardımıyla Olimpos’a gizlice girer, güneşin hiç sönmeyen alevinden bir meşale tutuşturarak yeryüzüne iner, ateşi insanlara yeniden armağan eder.

Hiç kuşkusuz ateş bir imgedir. Prometheus aslında bilgiyi/aydınlanmayı çalmıştır tanrılardan. Çünkü insanı tanrıların zulmünden kurtaracak olan bilgiden başkası değildi. Aynı eylemi Tolstoy da yapacaktır. Evet, o da kendi yoksul köylüleri ve bütün umutsuz insanlar için birçok riski göze alacak, yeryüzünün daha güzel bir yer olması için, insanın daha iyi olabilmesi için cesurca ve fedakârca çabalayacaktır. Hayır, yine sadece yazdığı romanlardan bahsetmiyorum, ki o metinler devrim öncesi Rusya’nın halini olağanüstü bir gerçekçilikle sergiler. Zengin bir dille anlatılan doğa ve insan hakikati… Hem savaş, hem aşk bölümlerinde destansı bir anlatı sunan yazar, bu güzellikler içinde özellikle insanın hazin macerasına vurgu yapar. Ölümlerin, ayrılıkların, toplumsal yıkımların âdeta senfonik bir bestesini seslerle değil sözcüklerin marifetiyle bize işittirir. Ama bütün o kötü gidişatın, bu berbat talihin, o umutsuzluk çağının içinde bile tarihin değiştirilebileceğine olan inancını sürekli hissettirir. Slav hüznüyle birazcık gölgelenmiş olsa bile geleceğe duyulan umut o kadar büyük, o kadar etkileyicidir ki, Lenin onun yazdıkları için, “Rus devriminin aynası” deyimini kullanacaktır. Gerçekten de Tolstoy bir ara, 1905 Devrimi sırasında Marksist düşüncelere yakınlaşır, ama bu çok sürmez. Devrimcilerin iktidarı ele geçirmesi halinde zulmün ortadan kalkmayacağını, sadece tiranların değişeceğini söyleyerek kendi bağımsız düşüncesine döner. Çünkü o da tıpkı Dostoyevski gibi Slav dininin etkisinden kendisini kurtaramamaktadır. Dahası, hümanist bir dinin tek kurtarıcı olabileceğine yürekten inanmaktadır. Üstelik bu düşünce, Avrupa’da tanıştığı aydınlanmacı fikirlerle de hiç çelişmemektedir. Voltaire’in dediği gibi, “Tanrı olmasaydı bile onu icat etmek zorunda kalırdık.” Elbette Tolstoy’un dini, Rus Ortadoksluğu değildir. Yepyeni, bambaşka bir inanç biçimidir ki bu nedenle kilise tarafından aforoz edilir. Çünkü ona göre, “Tanrı’nın krallığı kilisede değil, insanın kalbindedir.”

Prometheus, insanı sevdiği, insana inandığı, insanı umut olarak gördüğü için yasayı çiğnemiştir. Olimpos’un kutsallığını lekelemiş, Zeus’un kurallarına karşı gelmiştir. Bu yüzden cezası korkunç olacaktır. Kafkaslarda bir dağın zirvesine zincirlenecek, her gün devasa bir kartal gelip onun karaciğerini yiyecek ama bununla da bitmeyecek, her gece organı yeniden tamamlanacak, ertesi gün kartal yine Prometheus’un bedenini parçalamayı sürdürecektir. Prometheus’un bu korkunç yazgısı ancak Herakles’in müdahalesiyle değişir.

Elbette Tolstoy’un ciğerlerini yiyen bir akbaba yoktur ama belki de daha acı verici bir duygu vardır: vicdan. Evet, doğduğundan beri onu rahat bırakmayan, hem dini, hem çarlığı, hem de insanlığı sorgulamasını sağlayan vicdan. Resmi Rus dininden kurtulması onu bir miktar özgürleştirmişse de, tarlada ölen köylüsünü gördüğünden bu yana ruhunda kanlı bir çıban gibi sızlayıp duran toprak mülkiyetinden kurtulmadan gerçek huzura kavuşamayacaktır. Bunu yapar da, seksen küsur yaşında olmasına rağmen, sonunda sahip olduğu toprakları köylülerine bırakarak, bizim çileci dervişler gibi, bir hırka bir lokma felsefesiyle yollara düşecektir. Bu tavrıyla karısı başta olmak üzere neredeyse tüm akrabalarını kendisine düşman etmeyi de başarmıştır. Çünkü tıpkı Prometheus gibi kendi sınıfına ihanet etmiştir. Ancak başka çaresi de yoktur: Mutluluk, ancak başkalarının yarasına merhem olduğunda gülümseyen bir armağandır. Muhtemelen Prometheus da aynı bencil gerekçeyle, yani mutlu olmak, hayatını daha anlamlı kılmak için insan denen o iki ayaklı mahluka yardım etmeyi seçmiştir. Ne var ki çiftliğini terk eden Tolstoy, ne Prometheus gibi gençtir ne de ölümsüz bir titandır. Evinden ayrıldıktan kısa süre sonra yorgun ve yaşlı bedeni Astapovo Tren İstasyonu’nda ölü bulunacaktır.


Prometheus ölümsüz bir varlık olarak hayata başlamıştı, Zeus onun parmağına bir ceza halkası geçirse de sonsuza kadar yaşamayı sürdürecektir. Lev Tolstoy ise Prometheus’un kurtarmaya azmettiği o insan denen canlılardan biridir. Ne tanrısal bir niteliği vardır ne de ölümsüzdür. Ama Prometheus’un yolunu seçmiştir. Nedeni, o tanrısal varlık gibi ölümsüz biri olmak mıdır bilmiyoruz. Gerçi yazınsal dehasıyla, yaratılmış olanı yeniden yaratma yolunu seçtiğine göre tanrılara karşı bir tür özenme içinde olduğundan söz edilebilir. Hatta yazmakla kalmayıp kendine özgü bir din yaratmaya kalkmış olması da ilahi bir seçeneğin peşinde olduğu görüşünü destekleyebilir. Fakat hiçbir yazısında bu isteğinden bahsetmediğine göre bu tezi ileri sürmek pek gerçekçi olmaz. Ama tanrı olmak istememiş olsa bile, gerek yaşam öyküsüyle, gerek eserleriyle, tıpkı Prometheus’un onu etkilediği gibi, öteki insanları etkilemeyi hâlâ sürdürmektedir. İşte sanatsal etkidir ki, yeryüzünün güzel bir yer olabilme ihtimalini hâlâ mümkün kılabilmektedir.

6 Aralık 2016 Salı

Rusya'da Gerçekçi akım ve Repin



Rusya'da Gerçekçi akım, Sankt Petersburg'da Nikolay Çernişevski (1828-89) tarafından Sanatın Gerçeklikle Estetik ilişkisi isimli kitabının yayımlanmasıyla başladı.

Kitap, sanatın güncel, sosyal ve ahlaki konularla meşgul olmasını talep etmekteydi.

Bu durum üslubun yanı sıra içeriği de ilgilendiriyordu, çünkü "bir sanat eseri mümkün olduğunca az soyut unsur içermelidir, her şey canlı sahnelerde ve bireysel imgelerde somut olarak ifade edilmelidir."

Otokratik çarlık rejiminin açık sözlü bir eleştiricisi olduğundan Sibirya'ya kürek cezasına mahkum edilen Çernişevski yine de el altından dağıtılan ve izleyen devrimci terörizm ve hükümet baskısı yıllarında sanatçı kuşaklarına ilham veren "Ne Yapmalı" başlıklı bir roman yazmayı başardı.

Kitabın hayranları arasında, İliya Efımoviç Repin (1844-1930) ile birlikte birlik kurarak -devrimci fikirlerin propagandasını yapmak için sosyal yapının temeline yani kırsal bölgelere giden popülistlere benzeyen amaçlarla- eserlerini taşra şehirlerinde sergileyen diğer sanatçılar vardı.

Repin, popülistlerin 1870'lerde kitlesel tutuklanmaları sırasında dikkatini devrimci konulara verdi ve Propagandacının Tutuklanması, Devrimci Toplantı ve infazı Bekleyen Devrimci Kadın gibi isimleri olan, ancak çok aşikar siyasi görüşleri nedeniyle sergilenmesine izin verilmeyen eserler üretti.

Dolayısıyla mesajını kendi atölyesinin dışına bile ulaştırmayı başaramadı.

Aktif bir devrimci olmamasına rağmen, Çar II. Aleksandr'ın 1881 'de öldürülmesinde olduğu gibi "tüm bu kölelik ve acımasız cezaların, keyfi iktidarın dehşetli bir muhalefet ve dehşet yaratan olaylar" yarattığını kabul etmekteydi.

Bir arkadaşına yazdığı 1883 tarihli mektubunda şöyle demiştir: "Tüm zayıflığıma rağmen, fikirlerimi gerçeklikle biçimlendirmeye çalışıyorum. Etrafımdaki hayat beni çok üzüyor; bana hiç rahat vermiyor ve hep tuvalime yönelmemi talep ediyor. Gerçeklik insanın kalıplarını iyi bir aile kızı misali huzur içinde işlemesine izin vermeyecek kadar sarsıcı."

O sırada büyük resimlerinden, 1884 yılında gezici bir sergide teşhir edilecek Onu Beklemiyorlardı üzerinde çalışmaya başlamıştı. Siyasi motivasyon taşıyan realist tablolar arasında bu eser, yaklaşımındaki hesaplı muğlaklık bakımından sıradışıdır.

Evin ayrıntılı iç mekanı, önlüklü hizmetçi dahil tüm ayrıntılarıyla bir orta sınıf aileye ait olduğunu açıkça göstermektedir. Dönüşü beklenmeyen bitkin görünüşlü adam; Sibirya'da hapsedilmiş veya oraya sürgün edilmiş, ancak polis güçleri potansiyel şiddet taraftarı devrimcileri toplamakla uğraşan II. Aleksandr'ın affettiği popülistlerden biridir. Duvarda Çernişevski'yle işbirliği yapmış popülist yazarlardan birinin portresi vardır. Ancak duvarda ayrıca katafalk içinde yatan Il. Aleksandr'ın bir fotoğrafı da yer alır. Bu da sürgüne giden kişinin Bakunin'in "aile hayatının, dostluğun, sevginin ve minnettarlığın bütün müşfik duygularını ...devrimci dava için tek bir soğuk tutkuyla boğun" tavsiyesine uyduğunu, ailesinin ise Çar'a sadık kaldığını düşündürür.

Repin, faaliyetleri kendileri dışında ailelerini de tehlikeye atan devrimcilerin karşı karşıya kaldığı ahlaki soruna odaklanmıştır.

Popülistlerle yakınlığı olmasına rağmen, o sıralarda siyasi bakımdan mutedilleşmiş, pasif direnişin büyük savunucusu, düşünür, toplum reformcusu ve romancı Lev Nikolayeviç Tolstoy ile dostluk kurmuştu.

Repin, Sankt Petersburg Akademisinin başkanı olacak ve 1917 devriminin ardından Rusya'dan Finlandiya'ya giderek son yıllarını burada geçirecekti.

Buna rağmen eserleri Komünist rejim tarafından toplumsal gerçekçi ressamlara model olarak gösterilerek övülmüştür.

Resim:

İliya E. Repin, “Onu Beklemiyorlardı” , 1884. Tuval üzerine yağlıboya, 1.61 x 1.68 m. Tretyakov Galerisi, Moskova

Sofiya


M. Hakkı Yazıcı
  

Üst kat komşum Vladimir İvanoviç’e geçen yazıma gelen olumlu tepkilerin beni nasıl mutlu ettiğini anlatıyorum. O da mutlu oluyor.

Çayını yudumlarken “Bunda benim de katkım var, ama; değil mi?” diyor.

***

Çaya “tea” demeyen; kendi dilinde, aynı ortak sözcükle “çay” diyen iki farklı milletten birer dost olarak muhabbetimizi sürdürüyoruz. 

Bazıları Vladimir İvanoviç’le biz hep “geyik muhabbeti” yapıyoruz zannediyor. Yanılıyorlar.

“Geyik muhabbeti” deyince “şey yoluna giden” Türk aydınlanmasının önemli neferlerinden, hürriyet kahramanı hemşerim Resneli Niyazi’yi ve geyiğini de anmış olduk. 

***
Vladimir İvanoviç’le hafta başından beri akşamları Rassiya 1 televizyon kanalında “Sofiya” isimli tarihi bir diziyi izliyoruz.

Gerçekten güzel bir dizi… Mosfilm yapımı. Bundan devlet desteğinin olduğu anlamı çıkarılabilir. Sadece hoş vakit geçirtmekle kalmıyor, tarihi olayları da öğrenmeye, anlamaya imkan veriyor. 

Dizi, 1462-1505 yılları arasında Moskova prensi olan Büyük İvan (Иван Великий- İvan Veliki) lakablı 3. İvan’ın karısı olan Sofiya’nın adını taşıyor. 

Karıştırmamak için belirtmek lazım; 3. İvan, Rurik Hanedanı’ndan ve bizim Korkunç İvan diye bildiğimiz 4. İvan’ın dedesi.

3. İvan, Rus topraklarının önemli bölümünü yönetimi altında toplamış, Ukrayna’nın bir bölümünü Polonya-Litvanya'dan geri almış, Altın Orda Devleti’nin egemenliğinden kurtularak merkezi bir Rus devletinin temellerini atmıştı. 

Otokratik ve merkeziyetçi Moskova devletinin gerçek kurucusu denilebilir.

Rusya tarihindeki en uzun süre tahtta kalan hükümdarlardan biri.

Çocuk yaşta evlendiği karısı 1467'de ona tek oğul bırakarak ölmüştü ve hanedanın sürekliliğini güvence altına almak için yeni bir evlilik yapması gerekiyordu. 

Kardinal Bessarion, 1469'da Roma'dan getirdiği bir mektupla İvan'a, son Bizans imparatorunun yeğeni ve vesayeti altındaki öğrencisi Zoe Palailogos'la evlenmesini önerdi.

İşte burası önemli ve bizim tarihimizle ilintili. 

Fatih Sultan Mehmet’in 1453’de İstanbul’u fethiyle Bizans İmparatorluğu sonlanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul’un fethinden bile önce Rumeli’yi eline geçirmesi ve ilerlemesini sürdürmesi Avrupa’daki devletlerin korkulu rüyasıydı.

Avrupalıların planı Osmanlıların önünü Ruslarla kesmekti. Ve hatta Ortodoksluğun ruhani merkezi olan İstanbul’u geri almaktı.

Batılılar daha sonra tarihin başka evrelerinde de bunu hep denediler; kendi çıkarları için Ruslarla Türkleri tarihte pek çok kez çatışmaya zorladılar, savaştırdılar.

3. İvan’ın Zoe Palailogos (Sofiya) ile evlendirilmesi bu planın bir parçasıydı.

Zoe, Moskova'ya gelerek Sofiya adını aldı ve Ortodoksluğu benimsedi, Kremlin'de İvan'la evlendi. 

Bu olay, Üçüncü Roma’nın, Ortodoksluğun merkezinin Moskova olması görüşünü, hayalini pekiştirdi.

Ancak bu plan tutmadı. 

Avrupalıların derdi başka, Rusların derdi başkaydı. Aynı bizdeki “kasap et derdinde, koyun can derdinde” deyişindeki gibi…

Rusların başı zaten Moğollarla yeterince dertteydi. Ayrıca Litvanyalıların işgali altındaki Rusların yaşadığı toprakları almak için savaşıyorlardı. Önlerinde diğer Rus prensliklerini bir araya getirip; birleşik, güçlü bir Rus İmparatorluğu kurmak hayali vardı.

Dizinin içeriğinde aynı bizim “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde olduğu gibi taht ve iktidar mücadeleleri konu ediliyor. Komplolar, entrikalar,…

Sofiya da Kanuni Sultan Süleyman’ın karısı Hürrem Sultan gibi başka milletten bir eş.  
Bu arada Sofiya ismi, Moskova Nüfus Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre, Darya ismi ile birlikte son 10 yıl içerisinde yeni doğan bebeklere verilen kız isimlerinin başında yer alıyormuş.

Ben de, Vladimir İvanoviç de diziyi çok beğendik.

Mutlaka izleyenleriniz, bilenleriniz vardır. Ancak kızıp, “şimdi mi haber verilir?” diyenleriniz de olacaktır. İzlemediyseniz bile internetten bulup, izlemek imkanınız var. Ha, unutmadan eğer bu tür dizilere merakınız varsa yakında, yine aynı kanalda başlayacak olan aynı türdeki “Yekaterina” dizisini izlemenizi öneririm.

***
“Sofiya” dizisi çekilirken bizde neredeyse unutulmuş olmasına rağmen Rusya’da hala, bilmem kaçıncı kere Domaşnıy Kanal’da sevilerek izlenen “Muhteşem Yüzyıl”a öykünülmüş gibi sanki.

Ben böyle söyleyince Vladimir İvanoviç gözünün ucuyla bakıp, “Abartma!” diyor.

Dediğim gibi, “Muhteşem Yüzyıl” Ruslar tarafından çok sevilen bir dizi… Kendi kişisel ilişkilerimde de çok faydasını gördüm. 

Sizinle bir yazımda paylaşmıştım; iki sene önce mutfakta ters düşüp, kalçamı kırma noktasına gelmiştim. Neyse eve gelen ambulans, hastane, sonra Türkiye’de hastane, tedavi derken atlattım. 

Rusya’da götürüldüğüm hastanede “Şimdi n’apıcam?” diye koridorda kara kara düşünüp oturmuş beklerken hasta kabuldeki kadın görevli odasının kapısından kafasını çıkardı, sonra geri girdi. Anlatıldıktan sonra öğrendim ki meğer kadın, benim pasaportumdaki ilk ismim olan “Mehmet”i, Manisa nüfusuna kayıtlı olduğumu, resmimi görmüş, merak edip bir de beni görmek istemiş. “Muhteşem Yüzyıl”ın fanatik izleyicilerindenmiş. Kadıncağız, meğer “Ayyy, Mehmet, Manisa, hem yüzü de benziyor,” falan diyormuş. Böylece işim rast gitti; bu sayede masrafsız bir şekilde bir sürü röntgen çekimi, tahlil, tedavi yapıldı.

Birileri bir zaman çok eleştirmiş, kızmıştı; ama ben, “Muhteşem Yüzyıl’ı da beğenerek izlemiştim. Bu tür dizilerin kurmaca olduklarını unutarak, sanki tarihin kendisiymiş gibi izlenmemek koşuluyla gençlerin dikkatini tarihe çekmek açısından faydasına da inananlardanım.

O eleştirenler bir gelsinler misafirimiz olsunlar da o dizinin Türk-Rus dostluğuna ne denli katkıda bulunduğunu gözleriyle görsünler.

Bu arada parantez içinde: “Muhteşem Yüzyıl”ın Yağmur kardeşlerden sonraki bölümlerinin yönetmeninin benim Plato Film’de kısa süren Genel Müdürlüğüm zamanında çekilen, yapımcılığına katkımın olduğu “Pardon” filmiyle ilk yönetmenlik deneyimini yaşayan Mert Baykal olduğunu jenerikte geç fark etmemin mahcubiyetini yaşıyorum. Sevgili Mert Baykal’a bu yüzden özür borçluyum.

***
Tarihi diziler dünyasında gezinirken, düşünüyorum; sohbetimizin konusunu da tarihe çekiyorum.

Biraz zorlama mı yapıyorum, bilmiyorum, ama ben Türklerle Ruslar ve tarihleri arasında çok fazla benzerlik buluyorum.

İlki kuşkusuz Türkiye’nin de, Rusya’nın da birer Avrasya ülkesi olmaları, aynı coğrafyayı paylaşmaları. Yani Ruslarla Karadeniz’den komşuyuz.

Beyliklerden, knezliklerden imparatorluklara geçişte de aynı yol izleniyor. Ve hatta aynı zamanlara denk düşüyor. 

Her ikisi de geçmişte şaman olan iki halktan Türklerin İslamlığı, Rusların Prens Vladimir zamanında Ortodoks Hristiyanlığı seçmeleri yine aynı dönemlere rast gelir.

Benzerliklerden biri aynı zamanlarda Moğol istilasına uğramak… 

Haddim olmayarak yine bir benzetmemi aktarayım: Tarihte Rusya’daki Rurik Hanedanı ile bizim Selçuklular’a, Romanov Hanedanı da Osmanlılara karşılık gelmekte.

Onların reformlar yapan Çar Büyük Petro (1. Petro)’ları varsa bizim de Sultan 2. Mahmud’umuz var.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından her iki imparatorluk, hem Osmanlı İmparatorluğu, hem de Rus Çarlığı yıkılıyor. Yerlerine her iki halk da yeni birer cumhuriyet kuruyorlar.

Vladimir İvanoviç, yine gözünün ucuyla, yan yan bakıp, “Fazla abartma!” diyor.

Gülümseyerek her iki halkın dostluklarının sembollerinden biri, İstanbul’da Taksim Anıtı’nda Atatürk’ün arkasında yer alan iki Sovyet Rusya generali,” diye devam ediyorum.

Bunu pek sever; tekrar tekrar söylememden rahatsız olmaz. Başını sallayarak onaylıyor.



* Daha önce http://www.turkrus.com/   ve http://www.medyagunlugu.com/   ' da yayımlandı.

Dünyadaki tüm "Moskova"lar: Belçika'nın banliyösü, İskoçya, Hindistan köyü...



Moskova, tarihi, kültürel ve doğal zenginlikleriyle dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Peki dünyada Asya’dan Amerika’ya kadar, “Moskova” ismini taşıyan 30’dan fazla yerleşim biri olduğunu biliyor muydunuz? 

Rusya’da, başkent Moskova dışında, Tver, Kirov ve Pskov bölgelerinde de “Moskova” adlı üç yerleşim birimi bulunuyor. 

Belçika’nın banliyölerinden birinin adı Moskova. 5 bin nüfuslu “Belçika Moskova’sı”, ismini, Napolyon savaşları sırasında 1814-1815 yıllarında burada konuşlanan Rus İmparatorluk alayından alıyor.  Çekimleri burada yapılan “Moskova, Belçika” adlı bir de film bulunuyor.

Polonya’da, başkent Varşova’nın 130 kilometre güney batısında yer alan Moskova adlı köyde daimi ikamet edenlerin sayısı 110 kişi civarında. Bu yerleşim birimine dair tarihi bilgiler 1418 yılına kadar dayanıyor.

İskoçya’daki East Ayrshire’de yer alan Moskova köyü, 1812 yılında bu ismi almış. 

Napolyon’un Rusya seferi sırasında bu bölgeye Rusya’dan birçok kişi göç etmiş. Bugün bu köyde yaklaşık 120 kişi yaşıyor.

Hindistan’daki Moskova köyü, 1960’larda komünizmden etkilenerek bu ismi almış. Burada yaşayanların çoğu Hıristiyan.


Dünyada “Moskova” adıyla en fazla yerleşim biri bulunan yerler ise Kuzey Amerika’da. Bunların biri Kanada’da, 24’ü ABD’de yer alıyor. Bu yerleşim birimlerinin çoğu köyden bile küçük.

4 Aralık 2016 Pazar

Pirelli Takviminin en kültürlü modellerinden biri Rus profesörü Anastasia İgnatova


Pirelli’nin bu yıl ünlü Alman fotoğrafçı Peter Lindbergh tarafından hazırlanan 2017 takvimi Fransa’nın başkenti Paris’te tanıtıldı.


Dünyanın en ünlü güzellerinin; ünlü oyuncular Kate Windslet, Nicole Kidman, Penelope Cruz, Uma Thurman’ın yer aldığı takvimde ünlü olmayan tek isim, Moskova Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi profesörü olan Anastasia İgnatova oldu. 



Vladimir ayakta


M. Hakkı Yazıcı


Vladimir İvanoviç’in evinde tuvaletteki seramik klozet kırılmıştı. İlle seninkinden bulup, alalım diye tutturdu.

Ben, alafranga tuvalette bizim Türk usulü taharet musluğu olmazsa huzursuz oluyorum. O yüzden dışarıda ihtiyacım olsa da mecbur kalmadıkça tuvalete girmem. O yüzden evdeki tuvalete tadilat sırasında bizim taharet musluklu alafranga klozetlerden koydurmuştum.

Bu, Türklerin önemli bir buluşuydu bence.

Necati Güngör üstadım anlatmıştı; bir imza günü için Aziz Nesin’le birlikte Malatya’ya gitmişler. Gece aynı otelde kalmışlar. Sabah o, önceden gitmiş imza gününün yapılacağı kitapçıya. Aziz Nesin gecikmiş. Merak etmişler.

Sonrasını Necati Güngör, şöyle anlatıyor:

“Bir koşu otele gittim. Aziz Bey lobide oturmuş yaşlı bir Malatyalı ile tartışıyordu.
Beni görünce, "Tamam, şimdi geliyordum’ dedi ve adama dönüp sözünü noktaladı:
‘Dediğim gibi işte. Susuz tarhat olmaz. Bakma sen Avrupalılara!... Mutlaka su değecek! Kâğıt kurulanmak içindir. Kâğıtla temizlik olmaz..."

Yaşlı adam Avrupa görmüş biriymiş; ama Aziz Nesin'in karşısında konuşamıyor, ya da lafı uzatmak istemiyormuş.

Aziz Nesin haklı. Batılılar niye bizim taharet musluklu klozetlerimizi kullanmazlar hiç anlamam. Yoksa bu, bizim buluşumuz diye kompleksleri mi var?

Akıllı olan bu klozetleri kullanır, Vladimir İvanoviç de öyle. Bizim eve her geldiğinde çok ihtiyacı olmasa bile tuvalete girer.

Israrı üzerine inşaat malzemesi satan pazarları, “rınak”ları dolaşıp bizim klozetlerden bulduk. Gayet mutlu, arabanın bagajına dikkatle yerleştirdik.

***
Vladimir İvanoviç’in külüstür Jigulisi ile Kremlin Duvarlarına paralel, Tverskaya Caddesi’ne doğru ilerleyip, eve dönüyoruz.

Önümüzde Kremlin Sarayı’nın yamacındaki Borovotski Meydanı’na yeni dikilen Prens Vladimir’in heykeli bizi karşıladı. İkimiz de ilk defa görüyorduk.

Geçenlerde açılışını Putin yapmıştı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, 1612'de Moskova'nın Polonyalı işgalcilerden kurtarılması anısına, 4 Kasım’da kutlanan Ulusal Birlik Günü’nde, Rusya’ya Ortodoks Hıristiyanlığı getiren isim olan ve tarihte önemli yeri olan Prens Vladimir’in önce 26 metre yüksekliğinde planlanıp 12 metreye indirilen, 300 ton ağırlığındaki heykelini törenle açmıştı.

Heykelin önce Serçe (Lenin) Tepeleri’ne dikilmesi planlanmış, ancak daha sonra Kremlin’in önü uygun bulunmuştu.

Ancak heykelin boyu ve seçilen yer, UNESCO ile büyük bir polemik başlatmıştı. Her ne kadar heykelin boyu yarı yarıya küçültülse de, UNESCO koruması altındaki bölgenin tarihi dokusunu bozacağı gerekçesiyle itirazlar yükselmişti.

UNESCO, bu alanın koruma alanı kapsamında olduğunu savunuyor; hatta heykel yüzünden Kremlin’in dünya kültür mirası özelliğini yitirebileceğini söylüyor. Rus tarafı ise, heykelin boyunu küçülterek UNESCO’nun istediğini yaptıklarını ama yerini değiştirmeyeceklerini vurguluyor.

***
Bence diziler, heykeller planlı bir ulusal-kültürel politikanın ürünü. Tesadüfi değil.

Dünyada yaşadığımız son politik atmosferde her devlet kendi halkının ulusal bilincini yükseltmek için özel bir çaba harcıyor.

Globalleşmenin geri vites taktığı bir dönem yaşanıyor. Zaman yine o eski zamanlardaki gibi biraz.

Ekonomik-politik krizler; ABD’nde Trump’un seçilmesi, Avrupa’da sağ, ırkçı-şövenist söylemlerin yükselişe geçmesi, Ortadoğu’da sorunlu savaş hali, farklı, endişe verici, kirli bir ortam yaratmıştı.

Herkes kendi ulusal bagajını dolduruyordu.

Herkes en kötü ihtimallere hazırlıklı olmaya çalışıyordu.

Kremlin duvarlarını geçtikten sonra tam Tverskaya’ya doğru sola dönerken Vladimir İvanoviç gülerek:

“Biliyor musun, Rusya’da dört önemli Vladimir var,” dedi.

Ona doğru dönüp:

“Biri ve hatta en önemlisi sensin biliyorum,” dedim, “Peki diğerleri kim?” diye sordum.

Gülümsemesi dudağında eksik olmadan:

“Один – лежит, один – сидит, один – стоит ( adin lejit, adin sidit, adin stayit),” dedi.

Yani, Türkçe tercümesiyle diğer üçünden “Biri yatıyor, diğeri oturuyor, üçüncüsü ise ayakta,” demişti.

“Pek anlamadım,” dedim.

Açıklayınca anladım.

Rus, mizah duygusunun zirve yaptığı anekdotlardan biriydi bu. Rusya’nın şu an içinde bulunduğu siyasi atmosferi üç cümlede özetleyen bir fıkra.

Kendi memleketimizin derdine merhem olamaz durumdayken misafir olarak bulunduğum bir ülkenin işlerine burnumu sokmayı doğru bulmayanlardanım. Zaten Ruslar da bizimkiler gibi bundan pek hoşlanmazlar.

Ama bu fıkradaki derinlik ben çok şaşırtmıştı.

Vladimirlerden Rusya’nın tarihine yüz sene öncesinden bu yana damgasını vurmuş Vladimir İlyiç Lenin arabayla giderken arkamızda bıraktığımız Kızıl Meydan’daki mozolesinde yatıyordu.

İkincisi, Vladimir Putin, yanından geçtiğimiz Kremlin Sarayı’nın duvarlarının içindeki Başkanlık Ofisinde oturuyordu.

Üçüncüsü ise biraz önce gördüğümüz, yenilerde heykeli dikilen Prens Vladimir idi.

***
Evet, Batılı politikacıların, düşünürlerin dediği gibi globalleşme, entegrasyon, öbür yandan enternasyonalizm, sınırların, vizelerin kalkması, ırk-din çatışmalarının son ermesi umudu falan derken, olmadı baştan ulus-devlet politikalarında bir son dem daha mı yaşanmak durumunda?

Ne zaman kurtulacağız mazlum milletlerin itilip kakılmasından?

Hele Castro da Che’nin yanına göçüp, bizi hepten öksüz bıraktıktan sonra…

Biraz geçtikten sonra kafamı arkaya Kızıl Meydan’a doğru çevirip, mozolesinde yatan Vladimir İlyiç Lenin sanki beni duyabilirmiş gibi mırıldanıyorum:

“Tavariş (yoldaş), senin enternasyonalizm hayallerin yine bir başka bahara mı kaldı yoksa?”


* Daha önce http://www.turkrus.com/  ve http://www.medyagunlugu.com/  ' da yayımlandı.

3 Aralık 2016 Cumartesi

TOLSTOY'UN OKURU


Necati Güngör

Üstat Tolstoy yaşamının son günlerinde hasta yatağından çıkmıyor, kimselerle görüşmüyordu...

Bir gün Kuzey Avrupa ülkelerinin birinden bir okuru Rusya'ya kadar gelip onunla tanışmak istemişti.

Yazarın hasta olduğunu, ziyaretçi kabul etmediğini belirterek görüştürmediler kadını.
Ama kadın ısrar ediyordu. Çok uzaktan geldiğini, hayranı olduğu yazarı görmeden dönmek istemediğini söylüyordu.

Sonunda durumu üstada ilettiler. Tolstoy, okurunun ilgisinden etkilenmişti. Koluna girerek kendisini balkona çıkarmalarını istedi. Hiç olmazsa okuru onu balkondan görür, ona el sallardı.

Koluna girip balkona kadar götürdüler üstadı.

Kadın heyecanla aşağıdan el salladı: "Sizi görmek için uzaklardan geldim!" dedi.

Tolstoy biraz konuşmuş olmak için: "Hangi kitaplarımızı okudunuz?" diye sordu.

"Bütün kitaplarınızı okudum!" dedi kadın.

"En çok hangisini beğendiniz?"

Kadın coşkulu ama kendinden emin:


"Donkişot çok güzeldi!" yanıtını verdi.