Moskova

Moskova

16 Şubat 2017 Perşembe

Tolstoy'un Eserlerine Giriş

Ernest J. Simmons

Dostoyevski ile Tolstoy arasındaki benzerlikler ve farklılıklar üstüne çok yazıldı. Fakat edebiyatta gerçekçilik tasavvuru ve tatbiki açısından kimse bu iki büyük romancı kadar zıt kutuplarda yer almamıştır. İdeolojik anlamda ikisi de İsa’nın öğretilerine büyük ilgi duysa da, edebi eserlerinde Dostoyevski özellikle ruhani olanla meşgulken, Tolstoy tamamıyla cismani olanla ilgilenmiştir.

Tolstoy, hikâye anlatıcısı olarak tercih ettiği Gogol gibi, bir eserin iyi olabilmesi için yazarın ruhundan ezgiler barındırması gerektiğine inanıyordu. Ne var ki Gogol’ü karakterlerine karşı takındığı acımasız ve duyarsız tavır sebebiyle eleştirmekten de geri durmadı. Böyle bir eleştiriden Dickens’ı muaf tutuyordu ve haklı olarak kendini de muaf tutabilirdi. Sanat Nedir?’de Dostoyevski’nin hiçbir eserini, herkes için ulaşılabilir sıradan yaşam hissiyatını aktaran “evrensel sanat” kategorisine dahil etmemiş, öte yandan Puşkin ve Gogol’ün öykülerini bu kategoriye layık görmüştür.

Tolstoy sanatsal gelişiminin erken dönemlerinde Puşkin’e büyük hayranlık duymuş, öte yandan düzyazısının çıplaklığından dem vurmuş ve Yüzbaşının Kızı’nı, duyguların ay-rıntıları yerine olayların ayrıntılarına daha çok yer vermesi nedeniyle eleştirmiştir. Puşkin’in öyküsünün doğrudan olayı anlatan girizgâhına duyduğu büyük ilginin, onu Anna Karenina’yı aynı minvalde bir giriş bölümüyle başlatmaya sevk ettiği, sahihliği sorgulansa da herkesçe bilinen bir rivayettir.

Tolstoy’un kurmacalarının Puşkin’in başlattığı klasik Rus gerçekçiliği ekolünden beslendiği şüphe götürmez. Öte yandan her tür bilgiyi kendi toprağında yeniden işleyen bu dev deha, Rus edebiyatının yanı sıra yabancı dildeki birçok eseri de iştahla okumuştur. Sanatının zengin dokusunun ilmekleri açıldığında, 18. yüzyıldan özellikle Sterne gibi İngiliz yazarların, 19. yüzyıldan çağının en iyi romancısı olarak gördüğü Dickens’ın ve Thackeray’nin ve özellikle de Stendhal gibi Fransız gerçekçilerinin izleri görülebilir. Edebiyat kültürün hafızasıysa, Tolstoy bütün bu kültürel hafızayı hatırlamış gibidir; öte yandan onun sanatçı tabiatı öylesine orijinaldir ki başka kaynaklardan aldığı her şeyi bütünüyle bünyesine katıp özümsemiştir. Devraldığı gerçekçi geleneği pratikte o kadar muazzam şekilde genişletip zenginleştirmiştir ki neticede ortaya çıkan eser taklitçilerin kâbusu haline gelmiştir.

Hiçbir romancı etrafını saran gerçekliğin Tolstoy kadar anbean farkında olmamış ve gerçekliği bütün tezahürleriyle, hem zihin hem duyular yoluyla onun kadar etraflı özümsememiştir. Dış dünyayı kendi imgesinde yeniden yaratarak kendine ait bir dünya kuran Dostoyevski’nin aksine, Tolstoy gerçek dünyayı kabul eder, dünyaya dair çizdiği resim canlı ve ilgi çekicidir çünkü dünyada okurlarından daha fazla şey görür, hayal gücünün prizmasından bakıldığında sıradanlıklar yepyeni anlamlar kazanır. Zira insanın düşlerini ve umutlarını barındıran sıradanlıktaki hakiki şiiri algılama gücüne sahiptir. İnsan umuda en az bilgi kadar veya bilgiden daha çok ihtiyaç duyar, demiştir Tolstoy Zola’nın bir konuşmasına cevaben. Zira Zola bir grup Fransız öğrenciye, yaşayan inançlarını ölü inançların enkazı üstüne kurmak yerine yeni inanca giden yol olarak bilimi kabul etmelerini tavsiye etmiş, gerçekliğin öldürülmesi veya yadsınması gereken bir sapkınlık okulu haline geldiği ve çirkinlik ve suçtan başka bir şeye götürmeyeceği konusunda uyarıda bulunmuştur. Tolstoy da “Non-Acting” adlı denemesinde ona şöyle karşı çıkmıştır: “Çoğunlukla gerçekliğin var olanlardan ibaret olduğu ya da sadece var olanların gerçek olduğu söylenir. Oysaki işin aslı bunun tam tersidir: Bildiğimiz anlamda hakiki gerçeklik aslında hiç var olmamış olandır.”

Gerçekliğin, insanların umduğundan ve düşlediğinden genelde daha farklı olması ve hayallerle gerçekleri karıştırmalarından dolayı hayatın onları düş kırıklığına uğratması, Tolstoy’un düşünen karakterleri aracılığıyla ele aldığı temel bir sorundur. Kazaklar’daki Olenin’in Kafkaslardaki insanların romantik varoluşuna dair algısı, onların gerçek yaşamları tarafından yıkılır; Savaş ve Barış’ta Prens Andrey’in askeri ve siyasi kariyere dair abartılı fikirleri deneyimlerle sertçe törpülenir; Anna Karenina’daki Levin’in evliliğe dair idealist umutları çok geçmeden boşa çıkar. Bu vakalarda Tolstoy şeylerin gerçekliğinin, karakterlerin zihinlerinde tasarladıkları gerçekliğe nazaran ekseriyetle daha zengin, olumlayıcı ve canlandırıcı olduğunu gösterir. Düşüncenin bunda bir rolü olsa da, aslında bunu karakterlerin faal deneyimleri aracılığıyla gösterir, zira gerçekçi edebiyatın insanları eylem halinde resmetmesi gerektiğini hiçbir zaman aklından çıkarmaz. Karakterlerin gerçeklerin farkına varması, Dostoyevski’nin ve günümüzdeki birkaç yazarın eserlerindeki gibi metafizik arayışlar sonucunda gerçekleşmez. Tolstoy’un yabancılaşmış insanı kendine o sonu gelmez “Kimim ben?” sorusunu değil, “Neden buradayım ve nereye gidiyorum?” sorusunu sorar. Kendini tanıma sorunu çoktan çözülmüştür. Vurgudaki bu fark esas önem arz eder ve Tolstoy’un gerçekçiliğinin meziyetlerinden biridir.

Tolstoy kendisini yakından tanıyanlara daima toplumsal yaşamın gündelik işlerinden hoşlanan normal bir insan görüntüsü çizer, ama kendisi bu normalliği anormal olarak tanımlanabilecek yoğunlukta bir duyarlılık ve mizaçla birleştirir. Yüksek maneviyatı daha çocukken onu başkalarından ayırır. Hatta kendisine sevgi gösterildiğinde mutluluktan gözleri dolar. Kız kardeşi, onun çocukken yüzünde gülümsemeyle, sanki az önce gerçekleştirdiği yeni keşfini herkesle paylaşmak istercesine, tıpkı bir ışık huzmesi gibi odaya girdiğini söyler. 

Tolstoy’un yetişkinliğinde de koruduğu bu sıra dışı mizacının, olağanüstü entelektüel analiz yetisiyle birleşmesi, her türden insanın hislerine anlayışla dahil olabilmesini sağlar. Kısacası çoğu insanla aynı zevkleri ve merakları paylaşmasına rağmen, bunları çok daha yüksek bir tahayyül ve tutkuyla hayata geçirir. Yani Tolstoy’un yoğun duyarlılığı ve mizacı, romanlarındaki kişileri ve özellikle de onların deneyimlerini hayatı olumlayan vasıflarla zenginleştiren yaratma sürecine eşsiz bir boyut kazandırır. Romanları hayal gücünü harekete geçirir ve anlam doludur, ama bu vasıfları olasılıklardan feragat etmeden taşır. 

Eserleri somut gerçekliğe bu derece yakınlık gösteren başka bir yazar düşünmek zor. Öte yandan, zihni ve hayal gücü yalnızca objektif gözlemlerle uyarılmasına rağmen, ahlaki doğası onu ruhun vaziyetiyle derinlemesine meşgul olmaya sevk etmiştir.

Rus edebiyatının öncü ve en parlak sembolü Tolstoy değil. Bu rol, İngiliz edebiyatında nasıl Shakes-peare’e aitse, burada da büyük şair Puşkin’indir. Ama Tolstoy’u edebiyatçı kimliğinin yanı sıra dindar bir filozof ve modern bir reformcu olarak düşünürsek, o zaman kendisinin, 20. yüzyılın ikinci yarısında dünyadaki biricik ve en muazzam ahlaki kuvvet olduğunu söyleyebiliriz. Ülkesinin sınırları dışında Tolstoy’dan daha fazla tanınan Rus yazar yoktur. 

Oysaki Tolstoy Savaş ve Barış ve Anna Karenina’nın yazarı olmasaydı, çeşitli dini, ahlaki ve felsefi eserleri büyük olasılıkla bu kadar geniş bir çevre tarafından bilinmeyecekti.
Yaşadığı süre zarfında bu romanların ve diğer salt edebi çalışmalarının kazandığı muazzam popülerlik, onu tüm Rus yazarların üzerinde bir konuma yerleştirmişti. İki büyük rakibi bile onun üstünlüğünü tanır. Rus kültürünün bayağılığını dile getiren Dostoyevski, Anna Karenina’nın 19. yüzyılda yazılmış tüm Batı Avrupa romanlarına üstünlüğünden övgüyle söz eder. Tolstoy’la hiç iyi geçinemeyen ve hatta bir keresinde onunla düellodan kıl payı kurtulan Turgenyev, Tolstoy’un dehasına derinden hayranlık duymuş ve ölüm döşeğindeyken ona “Rus diyarının büyük yazarı” diye seslenerek edebiyata dönmesi için yalvarmıştı.

19. yüzyılın son yirmi yıllık diliminde, Tolstoy’un “doygun gerçekçilik” olarak adlandırılabilecek dönemi Batı Avrupa’da birbirinden farklı eleştiriler almıştır. Hem zamanın eleştiri ortamındaki baskın Fransız natüralist görüş, hem de Tolstoy’un halihazırda Batı’ya sızmaya başlayan bazı radikal dini ve ahlaki yaklaşımları, eserlerinin önyargısız değerlendirilmesine engel oluşturuyordu. Flaubert 1880’de Savaş ve Barış’ı okuduktan sonra Turgenyev’e şunları söyler: “Birinci sınıf bir çalışma! Nasıl bir resmediş ve nasıl bir psikolojik tahlil!.. Bazen Shakespeare kalitesinde şeyler bile gördüm! Hayranlık nidalarıyla okudum!”

Oysaki genelde Fransız eleştirmenler Tolstoy’un eserlerini, özellikle Anna Karenina’yı, kusursuz biçimi, özenli üslubu ve naturalistik detayları bakımından Madam Bovary’yle verimsiz bir mukayese içinde ele alır. Niyetleri, Tolstoy’un büyük romanlarında yansıttığı engin gerçeklik karşısındaki kafa karışıklıklarını ifade etmek ve romanlarını, deneyimi aktaran üst anlatıcının biçimsiz, sanattan yoksun ve karmakarışık dışavurumları olarak nitelendirmekti. İngiltere’de Matthew Arnold’ın Madam Bovary ve Anna Karenina arasındaki seçiminde tercihini ikinciden yana kullanması, buna sebep olarak da Tolstoy’un romanının aslında gerçek anlamda bir sanat eseri olmayıp yalnızca hayattan bir kesit sunduğunu ve sanatta kaybolanın gerçeklikte yeniden kazanıldığını dile getirmesi, duruma netlik kazandırmaya pek yardımcı olmadı. Başta Henry James’in, Tolstoy’un romanlarındaki “büyük, dağınık, salaş yaratıklarına” dair dar görüşlü tespiti, “organik biçimin derin nefes alan ekonomisinin” yoksunluğuyla alakalı duyduğu rahatsızlık, sonrasındaysa E.M. Forster’ın Savaş ve Barış’a dair yaptığı “dağınık kitap” yorumu, Tolstoy’un eserlerinin Batı’da aldığı biçimsizlik ve sanattan yoksunluk eleştirilerinin tuzu biberi olmuştu. Ciddi bir edebi esere uygulanması bağlamında ele alınırsa, Arnold’ın hayat ve sanat ikiliği temelsiz bir yargıdır. Tolstoy’un başyapıtlarının devasa tuvalini dolduran, “hayattan bir kesit” değil, bütün tezahürleriyle bizatihi hayattır. Bu eserlerdeki insan ilişkileri motifleri daima özenle planlanır; anlatılan hikâye uydurma bir çerçeve içinde geçen olaylar yerine, gerçekliği yansıtan şiirsel bir form olarak tasarlanır. Gerçekliğin sanata dönüştürülmesinde Stendhal’in Kırmızı ve Siyah’ı ya da Flaubert’in Madam Bovary’sindeki gibi bir ustalık kriter alındığında, bu kadar fazla gerçekliğin Savaş ve Barış dışında hiçbir romanda böylesine sanata dönüştürülmediği görülür.

Tolstoy Sovyetler Birliği’nde büyük saygı görüyordu ve eserleri milyonlarca baskı yapmıştı. Tüm eserlerini bütünlüklü, metin olarak noksansız, akademik şerhlerle zenginleştirerek bir araya getiren doksan ciltlik Jubilee edisyonu, bir yazarı onurlandırmak amacıyla oluşturulan gelmiş geçmiş en ihtişamlı çalışmalardandır. Sovyetlerde Tolstoy’a dair çok sayıda ve yüksek kalitede akademik çalışma yapılmasına karşın, yorumlamalar büyük ölçüde Lenin’in Marksist formülasyonlarının, özellikle “Rus Devrimi’nin Aynası Lev Tolstoy” adlı makalesinin boyunduruğunda kalmıştır. Stalin’e nazaran daha mütevazı bir edebiyat eleştirmeni olan Lenin, en yüce payelerle övdüğü sanatçı Tolstoy ile ahlaki mükemmeliyetçilik ve kötülüğe karşı koymama fikirlerini aşağılayarak reddettiği düşünür Tolstoy arasındaki en keskin ayrımı yapmıştır. Lenin, devrimci hareketin oluşumunda önemli bir rol oynadığından, Tolstoy’un baskıcı Çarlık rejimine karşı sergilediği inatçı muhalefetten övgüyle bahsediyordu. 

Kuşkusuz, Tolstoy devrimin barındırdığı şiddetten tiksiniyordu ve günlüğüne şunları yazmıştı: “Sosyalistler asla fırsat eşitsizliğini ve yoksulluğu bertaraf edemeyecek. En güçlü ve akıllı olanlar daima kendilerinden daha zayıf ve aptal olanları kullanır… Marx’ın öngörüsü gerçekleşse bile, neticede despotluk yalnızca el değiştirecektir.”

Bu ve buna benzer açıklamalar, Tolstoy’un eserlerinin Marksist açıdan yorumlanmasına engel oluşturmadı. Sovyetler Birliği’nde birkaç yıl hapis yatmış Macar edebiyat eleştirmeni Georg Lukács, Rus edebiyatındaki birikiminin yanı sıra Batı Avrupa edebiyatına dair derin bilgisi ve açıklayıcı yorumlamalarıyla bu minvaldeki en dikkat çekici çalışmaları yapmıştır. Aydınlatıcı ve geniş göndermelerle bezeli yaklaşımına rağmen, tıpkı Lenin gibi Lukács da dar bir yaklaşımla Tolstoy’un başyapıtlarını temelde yanlış bir felsefe üzerine inşa ettiğini, ama siyasi mürteci olarak bilincinde olmadan zamanının devrimci güçlerini dramatize ettiğini savunmuştur. Tolstoy’un herhangi bir şeyi, özellikle yazılarında, bilinçsizce yaptığını düşünmek pek makul değil. Sanatta hiçbir şeyin şansla olmadığı hususunda kesinlikle Çehov’la aynı fikirdeydi.

Lukács Avrupa Gerçekçiliği’nde, kapitalizmin hükmettiği bir toplumun şiirsellikten mahrum doğasını aşmak amacıyla Tolstoy’un sömürülen köylüleri bilinçli ya da bilinçsiz olarak edebi eserlerinin odağı haline getirdiğinden bahseder. “Tolstoy’un her karakterini tanıtırken yaptığı şiirsel sunumda,” der Lukács, “ele alınan sorun şudur: Bu insanların hayatları, kendilerinden alınan toprak vergilerinin makbuzlarına ve köylülerin sömürülmesine hangi açılardan bağlıdır? Bu toplumsal temel, yaşamlarında ne tür sorunlar teşkil eder?”

Bu bağlamda Anna Karenina’nın Vronski’ye beslediği ölümcül tutku, Lukács’a göre “her burjuvazi evliliğinde ve aşk ilişkisinde örtük olarak mevcut çelişkiler”den türeyen başka bir trajedidir. Romandaki ünlü çim biçme sahnesi bile, Levin’in köylülere karşı takındığı Marksist olmayan tavır bağlamında, “bedensel emeğe duygusal bir yaklaşım” olarak değerlendirilir. Lukács’ın aksine Dostoyevski, Anna Karenina üzerine değerlendirme yazısında, eserlerinde sömürülen köylüler yerine toprak sahiplerini merkeze koyduğu için Tolstoy’u sertçe eleştirir. 

D.H. Lawrence “İşte Şimdi Oldu!” şiirinde bu minvalde bir eleştirinin yersizliğine değinir:

Ama Tolstoy bir haindi
Ona en çok ihtiyacı olan Rusya’da.
Sakar, şaşkın Rusya
Kafayı bozmuş Kutsal Ruh’la.
Çevirdi kalemini köylülere
İndirdi hepsini gökten yere.

Lukács’ın ıskaladığı hayati nokta şudur: Tolstoy eserlerinde insanın insanlık dışı halleri üzerinde durduğunda, doğrudan bir siyasi sisteme saldırmak yerine, insanların kendi benliklerini genelde insanlığın ortak çıkarlarının önüne koymasını hedef alır. Hayatının sonlarına doğru Çarlık yönetimini suiistimallerinden ötürü şiddetle eleştirirken aslında fikir babası olduğu Hıristiyan anarşizmi bağlamında tüm yönetim biçimlerini reddediyor ve devletin tasfiyesini arzuluyordu. 1860’ların Dobrolyubov ve Çernişevski gibi radikal demokratları ve onların takipçisi konumundaki devrimciler Tolstoy’a derinlemesine antipati duyuyordu.

Tolstoy’un köylülere olan yaklaşımını anlayabilmek için, Anna Karenina ve Savaş ve Barış gibi başyapıtlarını yazdığı hayatının ilk elli yılı ile manevi buhranının sonraki yılları arasında net bir ayrım yapmak gerekir. Yaşamının bu ikinci kısmında Tolstoy şu görüşü savunur: Bir çocuk, yetişkine nazaran mükemmelliğe ve ideal uyuma nasıl daha yakınsa, basit bir yaşam süren köylü de kalburüstü parazitlere kıyasla bu vasıflara daha yakın durur. 

Neticede, ayrıcalıklı durumundan uzaklaşma hayalini gerçekleştirip ölümünden kısa süre önce, “Rusya’nın en iyi ve en ahlaklı sınıfı” olarak nitelendirdiği çalışan köylülerle birlikte yaşamak için evini terk eder.

Oysaki Kont Lev Tolstoy’un içgüdüleri, Lukács’ın da teorilerine kaynak olarak aldığı o en ünlü edebi eserini yazarken doğuştan gelen aristokratik mirasın damgasını taşımaktaydı. 

Sonraları her ne kadar insaniyetçi fikirleri onu yoksul işçilerin ve köylülerin mücadelesini savunmaya sevk etmiş olsa da, bir toprak sahibinin güven duygusunu, inceliğini ve hâkimiyet hissini aslında hiçbir zaman terk etmediğini düşünmek için birçok sebep mevcut.

Aslında tüm edebi eserleri göz önünde bulundurulduğunda, Tols-toy’un çalışmalarında köylüler görece az yer tutar ve toprak sahipleriyle olan sınıf çatışmalarının yarattığı hissiyata da oldukça nadir değinilir. Savaş ve Barış’ta kendi sınıfına mensup insanlara odaklandığından, okurlarından gelebilecek itirazları öngörüp kaleme aldığı yayımlanmayan önsözün taslağında şunları dile getirir: “Memurların, tüccarların, ilahiyat öğrencilerinin ve köylülerin hayatları beni ilgilendirmediği gibi bana sadece kısmi olarak anlaşılabilir geliyor; o zamanki aristokratların hayatlarıysa, o döneme ait belgeler ve başka sebeplerden ötürü bana daha anlaşılır, ilgi çekici ve değerli geliyor.”

Savaş ve Barış’ın taslağında kendisine düştüğü bir notta önyargıları konusunda çok daha açıksözlüdür: Köylüler de dahil olmak üzere kendi sınıfına mensup olmayan bütün insanların yaşamlarının sıkıcı ve tekdüze olduğunu, tüm eylemlerinin de üstlerine karşı duydukları kıskançlık, maddi çıkar ve ihtiraslar gibi saiklerden kaynaklandığını belirtir. Sonra sözlerini şöyle noktalar: “Aristokratım çünkü hem burnunu karıştıran hem de ruhu Tanrı’yla iletişim kuran bir adamın ulvi zekâsına, güzel zevkine ya da eksiksiz dürüstlüğüne inanamam.”

* Introduction to Tolstoy’s Writings

İngilizceden çeviren Yasin Sofuoğlu

14 Şubat 2017 Salı

Şubat ve Ekim Devrimi'nin 100. yıldönümü: Rusya'nın yeniden dirilişi


Tuğba Bolat



Rusya ve dünyanın gidişatını değiştiren ve bu yıl 100. yıldönümü olan Şubat ve Ekim Devrimi'ni ünlü tarihçi Prof. Dr. İlber Ortaylı, Okan Üniversitesi Rusça Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanı Yard. Doç. Hülya Pekdemir Arslan ve şair Prof. Dr. Ataol Behramoğlu'na sorduk.

Ortaylı, "Rusya, Bolşevizm'le yeniden dirildi" dedi.

Çar 2. Nikolay yönetimindeki Rusya İmparatorluğu, 1. Dünya Savaşı'na katılmasının ardından yaşadığı başarısızlıklarla ülke içindeki ekonomik sorunlar derinleşmeye başladı. 

Gıda sıkıntısının yaşandığı ülkede Jülyen takvimine göre 23 Şubat'ta (8 Mart) Petrograd'da gıda dağıtımının düzenlenmesinin talep edildiği bir gösteri gerçekleştirildi ve onbinlerce kişi bu gösteriye destek verdi. Gün geçtikçe alevlenen gösterilere, daha sonra Pavlovskiy Alayı'na bağlı bir kısım asker de katıldı ve 27 Şubat'ta (12 Mart) katılımcı işçi ve erlerin genelkurmay başkanlığını basmaları ve silahlanmalarının ardından şehrin önemli noktaları ele geçirildi. Çar 2. Nikolay ise bu gelişmeler karşısında tahtını bıraktığını ve Duma'nın feshini açıkladı. Bu dönemde kurulan Geçici Hükümet ise 25 Ekim'de (7 Kasım) Bolşeviklerin Kışlık Sarayı basarak yönetimi ele geçirdiği Ekim Devrimi ile son buldu. 

Rusya'da yönetim artık Vladimir Lenin önderliğindeki Bolşeviklere aitti.

Prof. Dr. İlber Ortaylı Rusya'yı devrime götüren süreci, devrimlerle birlikte 1. Dünya Savaşı'nın gidişatının nasıl olduğunu ve o dönemde Osmanlı-Rusya ilişkilerinin nasıl etkilendiğini Sputnik'e anlattı.

93 Harbi'nden (1878) sonra Rusya'ya Kars, Ardahan, Batum, Doğu Bayazıt ve Artvin'i Rusya'ya vermek zorunda kalan ve daha fazla toprak kaybetme endişesi yaşayan Osmanlı 
1. Dünya Savaşı'na Rusya'nın yanında girmek istemedi.

Osmanlı İmparatorluğu büyük devletler içerisinde şuurlu olarak harbe girmek istemeyen tek devlet olduğunu belirten Ortaylı, savaşın ilk yıllarında ikili ilişkileri şöyle anlattı: "Zaten Osmanlı 1911'den beri savaş içindeydi. Bu arada Balkan Savaşı gibi bir yenilgi yaşadı. Ordunun itibarı da sarsılmıştı içte ve dışta. Alman Genelkurmayı kısmen Türkleri çok tutardı, tanırlardı, Avusturyalı askerler de… Fakat kısmen de Alman bahriyesi ve diplomatları Osmanlı'yı istemiyorlardı bir harpte. Osmanlı da zaten o cepheyle bir alakası yoktu, İngiltere ve Fransa'yı istiyordu. Fakat bunlar da itibar etmediler; çünkü dediler ki bu eski cengâver değil. Rus General Sazanof'un da idealleri vardı. Yani Boğazlar'ın kontrolünü, İstanbul'u istiyordu. Doğu'da daha fazla toprak istiyordu. Bunların hayal olduğu bir zaman Rusya için gerçektir. Nitekim Kont Sergey Vitte gibi akıllı bir devlet adamı bu gibi deliliklerin şiddetle karşısındaydı. Ama İmparator 2. Nikolay çok zayıf bir adamdı, bu açık bir şey. Ve sonunda Sazanov parlak bir diplomat olarak tabi ki diplomasi tekniklerini bütün Rus diplomatları gibi biliyordu. Osmanlı İmparatorluğu Talat Paşa'nın, hatta Kırım ziyareti sırasında Çar'dan ve Sazanov'la görüşmelerde istediler ki biz tarafsız kalalım. Rusya, Sazanov bunu istemedi. O yüzden Almanya'nın kucağında savaşa girmek zorunda kaldık, çünkü açıkçası Rusya'nın talepleri hükümeti korkuttu. Bazı akıllı zabitler, yani Mustafa Kemal Atatürk, Kazım Karabekir Paşa, Fevzi Çakmak Paşa, Esat Paşa savaşa girmek hiç istemiyorlar, mümkünse geç girme taraftarı hepsi. Hükümetle de bu konuda anlaşamıyorlar ve biz harbe girdik."

‘ÇANAKKALE SAVUNMASI RUSYA İMPARATORLUĞU İÇİN SONUN BAŞLANGICIYDI'

Sonunda Çar ordusunun üç asker, bir tüfekle işe giriştiğini belirten Ortaylı, Rusya ordusunun kahraman ve dayanıklı bir orduya sahip olduğunu, ancak idaresinin kötü olduğunu vurguladı: "Çar Nikolay zayıf biriydi, etrafındaki genelkurmayı zayıftı, çok açık… Etrafta korrupt insanlar vardı. Osmanlı için de savaş iyi gitmedi, yani biz Sarıkamış cephesinde biraz fena olduk. Rusya orada biraz ilerleme kaydetti. Daha sonra Boğazlar'ın kapanılması, Gelibolu Savunması'nın beklenenden daha iyi sürmesi, büyük bir direnç göstermesi Türk askerlerinin… Bu savaşta durdurdu Türkler, Çanakkale savunmasında. Gelibolu düşmedi, düşmeyince bu Rusya için sonun başlangıcı oldu."

‘BU 20. YÜZYILDA RUSYA İLE KARŞI KARŞIYA GELDİĞİMİZ TEK SAVAŞTI'

Ortaylı ayrıca "Bizim Rusya ile 20. yüzyılda karşı karşıya geldiğimiz tek savaştır bu. 1918'te ve 1919'dadır tabi savaşlarımız. 18'le 19'un başında Adriyatik'teki Yunan adaları için Amiral Uçakov ve Türk Amiral Kadir Bey müşterek donanma ile Fransızları tepelediler. Şimdi istiklal savaşımız başlayınca Rusya bizim müttefikimizdi. Beraber çarpışmadık ama müttefikimizdir" ifadelerini kullandı.

‘RUSYA'NIN SAVAŞTAN ÇEKİLMEMESİ BÜYÜK BİR KUSURDU'

Ortaylı'ya göre, Çar 2. Nikolay yönetiminin savaştan çekilmemesi Rusya yönetimi için büyük bir kusur oldu ve Şubat Devrimi'nde Çar tahtı bırakmak zorunda kaldı: "Çar tahtı bıraktı ve Prens Lvov başkanlığında bir kabine kuruldu. Kerenskiy orada Adalet Bakanı'ydı, sonra o başbakan oldu. Rusya harpten çekilmedi, bu büyük bir kusur oldu. Tabi ilk müttefikleri bunu istemezdi. Harpten çekilebilselerdi mesele yoktu, kalırdı Rusya ayakta. Rusya'nın harbe girmesi de, çekilmemesi de hataydı."

‘BOLŞEVİKLER, RUS HALKININ İSTEDİĞİ ŞEYİ VAAT ETTİ'

Ortaylı devrimlerin ardından yönetime gelen Bolşeviklerin Rusya halkına istediği şeyi vaat ettiğini söyledi: "Sonunda da kasımda Bolşevikler yönetime geldiler. Rus halkının istediği şeyi, yani barışı ve ekmeği onlar vaat etti. Savaşta herkes yoksuldu, ama Rusya tamamen yoksuldu. Savaşan devletlerin içinde en çok açlığa ve kıtlığa maruz kalanlar Ruslar ve Türklerdi. Her yerde kıtlık vardı, Avusturya, Almanya'da… Fakat biz savaşmayı biliyorduk, bütün mesele bu. Avusturya muvaffak olamıyordu Rusya karşısında mesela. Donanımı daha iyi olmasına rağmen, fakat bu tabi bir şey değiştirmiyor, Rusya mağlup olmaya mahkûmdu."

‘RUSYA, BOLŞEVİZM'LE DİRİLDİ'

Sovyet yönetiminin ilk icraatlerinden biri 3 Mart 1918'deki Brest-Litovsk Anlaşması ile savaştan çekilmeleri oldu.

Ortaylı Rusya, Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı ve Bulgaristan arasında imzalanan bu anlaşmaya da değindi: "Sonunda da Bolşevikler Almanlarla anlaştılar. Onlar da katılıp müstakil bir barış yaptılar. Bu müstakil barışla da birlikte Berlin Anlaşması ile kaybettiğimiz Kars, Ardahan, Doğu Bayazıt bize verildi. Tabi ki Baltık devletleri çıktı, Polonya çıktı ve tabi ki Moldova… Rusya'nın toparlanması, geri kalanının toparlanması gene de Bolşevikler sayesinde mümkün oldu ve ortaya diktatöryal bir federatif sistem çıktı. 

Rusya imparatorluğu bitmişken, Bolşevizm sayesinde dirildi, bir restorasyona gidildi. Bir federasyon ortaya çıktı."

Bugün Rusya ile tamamen barış içinde olduğumuzu vurgulayan Ortaylı "Uçak kriz dışında tekrar bir dönüşüm başladı. Bu da iki tarafın lehine oldu. Bizim için normal olanı budur " dedi.

BEYAZ RUSLAR VE İSTANBUL

Okan Üniversitesi Rusça Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanı Hülya Pekdemir Arslan, devrim sürecinin halk arasında nasıl bölünmelere yol açtığını, Beyaz Ruslar olarak anılan grubun nasıl bir yaşamla karşılaştığını ve İstanbul'a olan yolculuklarını anlattı.

Rusya'daki devrimleri büyük halk hareketleri olarak nitelendirmenin doğru olacağını belirten Arslan, bir toplumda bu kadar büyük başkaldırıların umut, beklenti ve yenilik arayışının olduğunun göstergesi olduğunu belirtti. Rusya'nın bu aşamada çok köklü bir değişikliğe hazırlandığını vurgulayan Arslan, toplumu ve toplum içindeki olayların da ikiye ayırmanın doğru olacağını söyledi: " Bu değişikliklere umutla bakan bir kitle var. Artık Çarlık'ın özellikle çökmekte olmakta olan bir ekonominin son bulacağı, sınıfsız bir topluma geçileceği, herkesin daha iyi koşullarda yaşayacağına inanan bir görüş var. Ama öbür tarafta da bir asilzade sınıfı var, toprak sahipleri, çarlığın ya da Çarlık Rusyası'ndaki sosyal-ekonomik düzenin üst tabakasını oluşturan bir kesim var. Tabi ki onlar bundan rahatsız.  Bundan öncesi ve sonrası da var tabi. Büyük bir devrim oluyor, büyük bir imparatorluk sona eriyor. 

Dünyada başka bir örneği olmayan yeni  bir düzen kuruluyor. Çok uzun bir süreç bu. Kanlı olaylara da sahne oluyor tabi. Çok acılı olaylara sahne oluyor hem maddi hem manevi açıdan…"

‘AYDIN SINIF DEVRİMİ VE HAREKETLERİ SELAMLADI'

Arslan, genel anlamda bakıldığında aydın sınıfın devrimi ve toplumdaki bu hareketleri selamladığını söylemek yanlış olmayacağını, ancak daha sonradan bu aydınların içinden beklediklerinin bu olmadığını söyleyenlerin de çıkacağını vurguladı:

"Devrimin ilk oluşum aşamasında ve devrimin ilk yıllarında, 1917 başları ve 1920-23'e kadar olan süreçte aydın sınıfın içinden bunu ciddi anlamda selamlayanlar da karşı çıkacak olanlar da var. Örneğin, Mayakovski başta çok canlı bir devrim yanlısı ama daha sonradan uygulamaların buna uygun olmadığını söyleyip bundan sıkıntı duyuyor. Onun gibi bir dolu aydın ve yazar var tabi ki. Ama asıl devrimden rahatsızlık duyan, imparatorluk düzeninin yıkılmasından sıkıntı duyan kesim, toprak sahipleri, asilzade sınıfı, yani üretmeden toplumun belirli bir kesimi üzerinden kendine gelir sağlayan, rahat yaşamaya alışmış, saraylarda geniş bütçelerle yaşayan insanlar tabi ki bundan çok rahatsız. Gene edebiyattan örnek verelim. Bulgakov'un eserlerine bakacak olursak, gene Moskova'da üst tabakadan insanların 5-6 odalı evlerini daha sonra halktan insanlarla paylaşacak olması onları rahatsız ediyor. Bu çok basit bir örnek gibi görülebilir ama çok derin bir yara. Bunlar kendilerininken neden halkla paylaşmaları gerekiyor bunu anlayamıyorlar. Öbür taraftan da o evleri paylaşacak olanlar, kendilerine artık bir çatı edinecek olanlar tabi ki buna seviniyor."

‘BEYAZ ORDU, KIZIL ORDU İLE MÜCADELE İÇERİSİNDE'

"Bu arada Çar'ın ordusu, Beyaz Ordu, bir şekilde mevcut düzeni sağlamak için, devrim taraflarının oluşturduğu Kızıl Ordu ile bir mücadele içerisinde" diyen Arslan, ülkenin üst sınıfı Beyaz Ruslar'ın Türkiye'ye geliş nedenini de açıkladı: "Moskova'dan başlayan mücadele daha sonra kanlı çarpışmalara, iş savaşa yol açıyor. Bölgelere de Kızıl Ordu geldiğinde halk da devrim taraftarı olup kızıllaşıyor. Beyaz Ordu gelip onlar egemen haldeyse Çarlık'tan yana tavır alıyor. Çünkü onların, özellikle de küçük şehirlerde ve daha merkezden uzak bölgelerde insanların çok fazla söz söyleme hakkı yok. Güç kimin elindeyse onlar da o tarafa geçiyor gibi görünüyorlar. Bu arada tabi bundan rahatsız olan asilzade sınıfı bir şekilde kendi coğrafyalarından kaçmayı düşünüyor. Yani Beyaz Ordu geri çekildikçe, yenildikçe kendilerinin maddi kayıplarının yanı sıra canlarını da kurtarmak için bir kaçış içerisinde oluyorlar. O noktada da İstanbul'a doğru bir hareket başlıyor."

‘İSTANBUL'DA UMUDU YAŞATMA ARAYIŞI'

Ekim Devrimi'nden sonra üst sınıfı oluşturan Beyaz Ruslar, ülkenin Karadeniz kıyılarından kalkan gemilerle ülkeyi terk etmek istedi. İstanbul da Beyaz Ruslar'a kucak açan yerler arasındaydı. Net rakam bilinmese de, kaynaklara göre 80 bini sivil, 70 bini Beyaz Ordu Generali Pyotr Vrangel'in komutasındaki askerler olmak üzere, Rusya'dan Türkiye'ye ortalama 150 bin kişi geldi.

‘İstanbul'da umudu yaşatmaya devam etme ve İstanbul üzerinden kaçış' olarak tanımladığı göçün 1918'den itibaren başladığını kaydeden Arslan, İstanbul tercihinin yakınlığından kaynaklı olmadığını ifade etti:

"Orada ilk hedef kaçmaktı, Karadeniz'den Rusya'nın kıyılarından gemilere atlayıp yanlarına alabildikleri ne varsa ve ne kadar da aile fertlerini yanlarına alabilirlerse o gemilere bindiklerini; bel kemerlerini, altın paralarını sakladıklarını biliyoruz. Ancak geminin nereye gideceğini çok da biliyorlar mıydı, İstanbul kendi tercihleri miydi ondan çok emin değilim. Çünkü ilk gemiler İstanbul'a geldiği zaman, İstanbul da işgal altında bu dönemde. Gemilerin kıyıya yaklaşmasına izin verilmiyor, onlar da zaten nerede olduklarından çok emin değiller. Geminin içindeki itiş kakış insanlar… Sonuçta bir kısım Karaköy tarafından, bir kısım Tarabya tarafından İstanbul'a çıkıyor."

‘İSTANBUL İLK KEZ BÖYLE BİR KİTLE İLE KARŞILAŞIYOR'

Arslan, generaller, saraya yakın çevreler, sarayın ya da çarın üst rütbeli çalışanları olan siviller ve General Vrangel'in başında olduğu askerlerden oluşan bu grubun geldikleri zaman düşündükleri tek şeyin her şeyin geçeceği ve bir zaman sonra tekrar yurda dönme umudu olduğunun altını çizdi: "Bu Ruslar açısından görülen kısmı. İstanbul da işgâl altında. 

Yabancılar çoğunlukla Pera tarafında, bugün Beyoğlu kısımda yaşıyorlar. İstanbul o zaman da çok göç alıyor, ama ilk defa böyle bir göçmen kitlesi ile karşılaşılıyor. Aradaki fark ise savaştan kaçıyorlar, canlarını kurtarmak için kaçıyorlar oradan ama umut dolu, bir bezginlik yok. Biz burada hayatımızı değiştirip idame ettireceğiz ve tekrar yurdumuza döneceğiz inancıyla geliyorlar."

ÇİÇEK PASAJI'NA İSMİNİ VEREN BEYAZ RUSLAR…

Ruslar, savaştan kaçıp sığındıkları İstanbul'a kendi renklerini kattılar. Sözgelimi bir dönemin ünlü Maksim Gazinosu, Rusya'dan gelen Fyodor Tomas'a aittir. Ünlü vodka Smirnoff da, Moskova'dan sonra ilk kez markanın sahibi Vladimir Smirnov'un savaştan sonra geldiği İstanbul'da üretilmeye başlandı.

Arslan, Rusların İstanbul'a kattıklarını da şöyle anlattı: "Çok enteresan bir şekilde de kendi alıştıkları düzende, daha doğrusu kendi bildiklerini bir şekilde uygulamaya çalışarak, rütbelerinden, ihtişamlarından sıyrılarak bir şeyler yapmaya başlıyorlar. İstanbul da bunları çok içten karşılıyor açıkçası. Örneğin bir ‘haroşo' modeli dolaşıyor kadınlar arasında. 

‘Haroşo olmak' gibi bir deyim yerleşiyor. Bu da saçını kısa kestirmek anlamına geliyor. Çünkü o zaman gemilerden inen Rus hanımların çoğu saçını kestiriyor. Çünkü bunlar bulabildikleri pansiyonlarda, yurtlarda yaşayan kadınlar hijyen için saçlarını kısa kestiriyorlar. Ama onların endamları, yürüyüşleri, vücut dilleri Türk kadınında bir etki yaratıyor ve onlar da ‘haroşo' modasına uymak için saçlarını kestiriyorlar. Bu kadınlar gene para kazanmak amacıyla çiçek satmaya başlıyorlar ve bu kadınların çoğu yabancıların sıklıkla gidip geldiği bugün Çiçek Pasajı diye bildiğimiz yerde olduğu için orası Çiçek Pasajı olarak anılmaya başlanıyor."

‘KÜLTÜREL VE SOSYAL YAŞAM TAM ANLAMIYLA DEĞİŞİYOR'

Arslan, Beyaz Ruslar'ın gelmesinden sonra İstanbul'da  kültürel ve sosyal yaşamın tam anlamıyla değiştiğini ifade etti: "O zamana kadar bizim bildiğimiz ya da Türk kültüründe insanımızın bir yerde oturalım dediği yerler muhallebiliciler. Ruslarla beraber pastane kavramı gelişiyor, kendi arkadaşlarıyla oturup sohbet ettikleri pastaneleri buraya getiriyorlar. Beyoğlu'nda bir dolu pastaneler açılıyor. Bunlardan bir tanesi Petrograd Pastanesi. Hem de ilk defa İstanbul'da 24 saat çalışan bir pastane oluyor böylece. Hanımlar da eve geç gelen beylerine ‘burası Petrograd Pastanesi mi?' diye sitem ediyorlar. Her şeyin bir saati var, geç kaldın anlamında… Böyle deyimler türüyor. Petrograd Pastanesi'nde dönemin bir dolu Türk edebiyatçısı, sanat insanı buluşuyor. Hayatımıza böyle köklü yenilikler girmiş oluyor."

‘İSTANBUL KABARE İLE TANIŞIYOR'

Arslan, İstanbul'un Ruslarla birlikte kabare ile tanıştığını söyledi: "Gelenlerin çoğu belki general, asilzade ama iyi müzik eğitimi aldıkları için hepsi ya bir enstrüman çalıyor, ya şarkı söylüyor. İçlerinde sanatçılar da var. Güç birliğiyle kabareler açıyorlar. Canlı müziklerle gelen konukları eğlendiriyorlar. Bu tip etkinlikler, mekânlar, eğlenme alışkanlığı Ruslarla beraber giriyor hayatımıza."

‘HASTANELER, ECZANELER AÇIYORLAR'

Osmanlı'dan gelip geçen Rus sayısının 200 bini bulduğunu düşündüğünü kaydeden Arslan " Ruslar ayrıca o dönemde 5 tane hastane açıyorlar kendi insanları için. 11 tane ilk yardım birimi açılıyor, 11 doğum evi, 7 dişçi, 4 tane eczane açılıyor. Bunlardan İstiklâl Caddesi'nin baş kısımlarındaki eczanelerden biri, İstanbul'un ilk bu kadar büyük ve kapsamlı eczanesi. 80 aş evi açılıyor, 6-12 yaş grubu için okul açılıyor. Yani bir hayli kısa sürede burada örgütleniyor Beyaz Ruslar. Ama onun yanı sıra hayatlarını idame ettirebilmek için kültür ve sosyal hayatımızı etkileyecek gelişmeler onlar sayesinde oluyor."

‘BİZ ONLARDAN, ONLAR BİZDEN BİR ŞEYLER ALIYOR'

Gelenlerin içinde ünlü ressamların da olduğunu belirten Arslan şu ifadeleri kullandı: " İlk resim sergisi Mayak'ta açılıyor, yine İstiklâl'de, Beyoğlu'na açılan sokaklardan birinde. Bunlar hem sergi açıyorlar hem de Beyaz Ruslar'ın içerisindeki ressamlar örgütlenip kendi içlerinde bir birlik kuruyorlar. Sürekli üretiyorlar. Daha sonra onlardan Fransa'ya gidenler, kendi sanatlarına etki etmiş İstanbul ve Bizans nüanslarıyla ünleniyorlar. Aslında onlar da bizden bir şeyler alıyorlar. Birçok Rusça gazete çıkmaya başlıyor. Novoye Vremya, Novıy Vek, Naşi Dni, Russkaya Valna gibi… Böylelikle hem birbirlerinden haber alıyorlar hem de dünyadan haberler veriyorlar buradaki Ruslara. Sonra 1921'de Kültür isimli bir kitapçı açılıyor. Bir zaman sonra bu kitapçı minik bir kütüphaneye dönüşüyor. Ruslar buradan kitap alıyor, kitap veriyor, oraya gidiyor ve kendi içlerinde yine bir sosyal yapılaşma gerçekleşiyor. Sonra Posta Sokak'ta bir gazete kiosku (büfe) açılıyor. Yani önce gazeteler basılmaya başlanıyor. Sonra kendi kiosklarını oluşturuyorlar. Bütün bunları araştırdığımızda, o insanların anılarına, yazdıklarına ulaştığımız zaman hep ‘Bir gün' nüansı var. O bir gün gelecek ve ülkelerine döneceklerini düşünüyorlar. Malesef o bir gün hiç gelmiyor, hiçbiri dönmüyor ama bütün bunlar o bir günün umuduyla… Ama belki de İstanbul'un da onlara çok iyi kucak açmasıyla çok hoş ürünler, çok hoş etkiler çıkıyor ortaya. O dönem Stella adında bir Rus restoranı açılıyor. Orada borş çorbası içmek önemli, orta bütçeli bir restoran. Zengin olanlar daha bütçesi yüksek Ermitaj restoranına gidiyor. Moskovit restoranı açılıyor. Hepsi Beyoğlu'nda. Ama bir tanesi restoran açıyor, öbür tarafta da restoranın vestiyerinde Beyaz Ordu'nun generallerinden biri çalışıyor. Birbirlerine de böyle bir iş ortamı geliştiriyorlar."

‘TÜRK VATANDAŞLIĞINA GEÇİYORLAR'

Arslan, ‘Gelenlerin tamamı burada mı kalıyor, yoksa bir kısmı başka ülkelere de gidiyor mu?' sorusunu da şöyle yanıtladı:

Bunların burada kalan kısmı çok az. Vrangel'in başında olduğu Beyaz Ordu Gelibolu'ya yerleşiyor. Siviller Taksim, Tarlabaşı, Tünel, Galata, yani Beyoğlu'nda yaşıyor. Her şey güzel gidiyor. Fakat bu arada siyasi çerçeveye bakarsak Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor. Atatürk döneminde, Sovyetler Birliği'nin bize yaptığı yardımları biliyoruz özellikle Kurtuluş Savaşı döneminde, bizi maddi ve manevi anlamda destekliyorlar. Hal böyleyken bir zaman sonra Sovyet hükümeti, Beyaz Ordu'dan kalan bu insanların bu kadar yakınlarında olmasından biraz rahatsızlık duyuyor. Siyasi bir takım gelişmeler sonucunda bizim kültürel anlamda çok beslendiğimiz bu değerli insanları da Atatürk'ün birazcık da hoşgörüsü, iyi niyeti ve öngörüsüyle, onları da çok fazla kırmadan bir çözüm bulunuyor ve çıkan soyadı kanunu ile beraber bu insanlara ‘Türk soyadı alın, Türk vatandaşlığına geçin' deniyor. Vatandaşlığa geçmeyi kabul edenler kalıyor, etmeyenler gidiyor. Büyük bir kısmı da gidiyor, o dönemde bunlara Fransa, ABD ve Arjantin vize veriyor ve kitleler halinde İstanbul'u terk ediyorlar, ama bunların içinde kalanlar da var."

‘İLK BALE OKULU AÇILIYOR'

Kalanlardan birinin 24 yaşında İstanbul'a gelen Bolşoy Tiyatrosu'nda balerin olan Lidya Arzumanova olduğunu belirten Arslan "İstanbul'da da geldiğinde piyano çalmaya, bale yapmaya çalışıyor, bale okulu açmaya çalışıyor. Sonunda da onun hikâyesi Ankara'da Devlet Konservatuvarının kuruluşuna kadar gidiyor. Arzumanova, İstanbul'daki ilk bale okulunu açıyor. İlk konservatuvarın açılmasında da ciddi emekleri olmuş çok değerli bir insan" ifadelerini kullandı. 

DEVRİMLER VE RUS EDEBİYATI

Mihail Lomonosov, Fyodor Dostoyevski, Mihail Bulgakov, Vladimir Mayakovski gibi isimlerin yurdu olan Rusya'yı ve Rus tarihini edebiyat olmadan düşünmek mümkün değil. Devrim sürecinin, Rus toplumunun tarih boyunca kendisini en iyi aktarım yolu olan edebiyat üzerinde yol açtığı etkileri, yönelimleri ve öne çıkan isimleri şair, çevirmen ve İstanbul Aydın Üniversitesi Rusça Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ataol Behramoğlu'na sorduk.

"Rus edebiyatı, Rus sanatı ve devrim denildiğinde genellikle, Ekim Devrimi süreçlerinde biraz öncesi ve sonrasında Rus edebiyatı ile toplumdaki devrimci hareketler, oluşumlar arasındaki ilişkiler düşünülür" diyen Behramoğlu şöyle devam etti:

"Devrim ve edebiyat denildiğinde çok dolaysız ve birden olan bir oluşumu değil de, bir süreci düşünmek gerekir. Rus edebiyatı ve sanatında devrimi çok boyutlu düşünmeliyiz. Klasik Rus edebiyatında pek çok değerli yazar, hem toplumsal anlamda devrimci hem de yapıtlarında hem o yapıtın içeriği hem de biçim, sunum, kurgu ile ilgili özellikler bakımından devrimcidirler. Bütün büyük şairler, yazarlar genellikle böyledir. Yani bir önceki dönemin tekrarını yapan sanatçı, önemli ve değerli bir sanatçı olabilir ama bir devrim sanatçısı denemez ona."

‘GORKİ'NİN HİKÂYELERİ TOPLUMDA DEVRİM ENERJİSİ BİRİKTİĞİNİ GÖSTERİR'

Rus edebiyatında Ekim Devrimi ve öncesindeki süreci ele aldığımızda Maksim Gorki'nin adıyla başlanması gerektiğini vurgulayan Behramoğlu "Onun 19. yüzyılın sonlarında yayınladığı ilk hikâyeleri, gerçekten de Rus toplumuna bir devrim enerjisinin biriktiğini gösterir. Modernizm kavramı üzerinde de durmamız gerekir. Fütüristler, imgeciler gibi şairleri de düşünmek gerek… Maleviç gibi bir ressam ya da sahneye koyucu olarak Meyerhold, şair olarak Mayakovski, Ekim Devrimi'nden önce de devrimci bir çizgi içinde olmuşlardır" ifadelerini kullandı.

‘EKİM DEVRİMİ'NDEN SONRA HALKTAN SANATÇILAR DOĞDU'

Ekim Devrimi'nin tüm Rusya toplumunu çok etkilediğini belirten Behramoğlu, bu etkinin sanatı ve edebiyatı ve kültürü de kapsadığını kaydetti: "Özellikle de halk insanları içinden yazar ve sanatçılar doğdu. 19. yüzyıl Rus sanatına ve edebiyatında daha çok aristokrat çevrelere ait olduğunu görürüz. Orta tabakalardan küçük bir esnaf çocuğu olarak Çehov çıkmıştır. Gorki bir işçi çocuğudur. Genellikle 19. yüzyıldaki yazar ve sanatçılar, toprak sahibi, zengin ailelerin çocuklarıdırlar. Ekim Devrimi ile birlikte, devrim süreçlerinde Şolohov, daha sonraki yıllarda Ostrovski, Gladkov gibi yazarlar çıktı. Yani devrim ve edebiyat olgusunu ikili bir açıdan düşünmek lazım. Doğrudan devrim hareketini konu alan yazar ve şairler vardır. Mayakovski, Demyan Bednıy gibi şairler, Durgun Don'un yazarı Şolohov gibi… 

Bir de doğrudan devrimci denilmesi doğru olmayan, ama yapıtları gereği devrimci yazarlar vardır. Örneğin Zamyatin, onu devrimci bir yazar saymamız gerekir. Pasternak'ı… Sonuç olarak Rus edebiyatını, kültürünü düşündüğümüz zaman özellikle de 19. yüzyıl sonlarını ve 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki süreçlerde devrimci oluşumlar ve edebiyat arasında çok yakın ilişkiler vardır."

‘EDEBİYAT DÖNEMİ YANSITIR'

Behramoğlu, ‘devrim sürecinde edebiyat kullanıldı mı?' sorusunu da şöyle yanıtladı: "Yer yer evet. Örneğin; Gorki'nin Ana romanı, bir ajitasyon yapıtı olarak düşünülmüştür. Demyan Bednıy'in şiirleri… Ancak bunun edebiyatın kullanılması olarak düşünülmemesi lazım, edebiyat yansıtır. Dönemin yansımasıdır, tabi ki etkileri de olmuştur okuyan insanlar üzerinde."

Behramoğlu ‘Devrimi eleştiren yazar ve şairler kimlerdir?' sorusunu da "Eleştiriler biraz daha sonradır, 1930'lu yıllarda ciddi eleştiriler başlamıştır. Aslında Mayakovski de bile görülür bu. Örneğin Tahtakurusu oyununda… Bazı şiirlerinde de görülür bürokrasiye yönelik ciddi eleştiriler. Leonid Andreyev'in, Bunin'in eserlerinde bunu görürüz. 1930-40'lı yıllar edebiyatında görülür. Genel anlamda da tabi ki devrime yönelik eleştiriler de hep olmuştur" yanıtını verdi.



Baykal Gölü'nde kış









Sputnik, Doğu Sibirya'nın güneyinde yer alan, dünyanın en derin ve en büyük tatlı suyun rezervuarı olarak anılan tektonik Baykal Gölü’nün en dikkat çekici fotoğraflarını derledi.

Boğa'yı geçince az ileride ‘Rusya' var

Tuğba Bolat



Kadıköy'ün ünlü Boğa heykelinin çok yakınında Rusya'daymış gibi hissetme, enfes Rus yemeklerinden tatma ve Sovyet dönemine kısa bir ‘yolculuk yapma' imkânı veren Rustik isimli bir kafe mevcut. Sputnik, hem çok eskilere götüren hem de ‘Nazım Hikmet'i görebileceğiniz' bu kafeyi ziyaret etti.

Yoğun iş temposu, zaman ve maddi sorunlar Rusya gibi merak edilen ülkelere seyahat imkânını kısıtlarken, Kadıköy'deki Karadut sokakta bulunan Rustik kafe, yalnızca şehir içi bir yolculukla Kızıl Meydan'a, Rus sinemalarına, Rus evlerine gitme imkânı veriyor. Kafenin tabelasındaki dev matruşka Rusya'ya geldiğinizi hissettirirken, bir adım sonrasında şair Nazım Hikmet ve ünlü aşkı Vera'nın fotoğraflarındaki gülüşü kısa bir yolculuk ardından geldiğiniz ‘bu ülkede' yabancı hissetmemenizi sağlıyor.

Kafenin içerisi de tam bir Rus kültürü geçidi niteliğinde. Duvarlarda Rus sinemasının vazgeçilmezlerinden 1975 yapımı Sovyet filmi ‘Kaderin Cilvesi', 1957 yapımı Ve Durgun Akardı Don gibi filmlerin afişleri ve sahnelerinden görüntülerin yanı sıra şair Aleksandr Puşkin, yazar Mihayil Dostoyevski ve daha birçok ünlü edebiyatçının, uzaya çıkan ilk insan Yuri Gagarin'in, Moskova Metrosu'nun fotoğrafları boy gösteriyor. Kafedeki zaman yolculuğu ise dekor olarak kullanılan orijinal, Sovyetler Birliği döneminden kalma eşyalardan oluşan koleksiyonu gördüğünüzde başlıyor. Koleksiyonda Sovyetler Birliği ordusunun kullandığı şapkalar, paltoların yanı sıra dönemde kullanılmış nadide afişler, oyunlar, ev eşyaları yer alıyor. 

‘Yolculuğun' devamıyla ilgili ayrıntıları iş yeri sahibi Erdem Bekdaş'la konuştuk. Sputnik'in sorularını yanıtlayan Bekdaş, üniversiteden sonra gittiği Rusya'daki Türk şirketlerde teknik ressam olarak çalışmaya başladığını ve 6 yıl sonra yurda dönmesinin ardından, küçük yaştan beri meraklı olduğu Sovyetler Birliği koleksiyonunu sergilemek amacıyla 2015 yılında Rustik'i açtığını söyledi.

Sovyetler'e yönelik merakı, Rus müziği, kültürü gibi sevdiği şeylerle olmak isteğiyle açtığı kafesinde bu eşyaları dekorasyonda kullanan Bekdaş, şunları söyledi:

"Rusya'dayken Rus kültüründen çok etkilendim. Buraya gelince de bunların arasında olmak istedim Kısacası istediğim şeyi yaptım, beni ne mutlu ederdi? Oturduğum yerde Rusça müzikler dinlemek, insanlara bu yemekleri tattırmak ve koleksiyonumdan objeleri sergilemek… İnsanların bunları görmesi, saygı duyması benim için önemli bir şey. Nitekim çoğu hayranlık duyuyor."

‘MENÜMÜZ MÜŞTERİLERİN TERCİHİYLE OLUŞTU'

Bekdaş, müşterilerin düşüncelerine çok önem verdiklerini de vurguladı: "Başta tamamen bir Rus kafesi olarak kurgulamamıştık, yalnızca dekorumuz ve müziğimiz Rusya'dan, Sovyetler Birliği'ndendi. Rus yemeklerinden de sadece borş çorbası ve kievski (tavuk yemeği) vardı. Menümüzde Türk mutfağından, dünya mutfağından şeyler vardı, bizi keşfeden müşterilerimiz onları kaldırmamızı ve tamamen Rus yemekleri koymamızı söylediler. Yemeklerin oluşumu, müşterilerimizin yönlendirmesiyle oldu. Bunları yaparken Türk damak tadını baz almadık. Sonra müşterilerimizin yüzde 80'i Rus kökenli. Onların damak tadına hitap edelim dedik. Türkler de zaten seviyor bunu. Layığıyla da yaptığımıza inanıyoruz."

‘YENİ BİR RUSYA ALGISI YARATTIK'

Bekdaş ‘Kafenizin ne gibi faydaları oldu, kaynaşma sağladı mı?' sorusuna Rustik'in yeni bir Rusya algısı yarattığı cevabını verdi:

"Kesinlikle faydalı oldu. Birçok Rus birbirini tanıdı. Öğrenciler geldi. Rus kültürünü tanımak istiyorlar, Rus Dili ve Edebiyatı okuyanlar, kurslara gidenler… Tepkiler genelde olumlu oldu. Kafemiz Rus kültürünün tanıtımında önemli rol oynadı. İnsanlar burada Rus kültürünü, Sovyet kültürünü böyle bilmediklerini, Rusların çok zengin bir kültürleri, mimarileri olduğunu, yemeklerini hiç böyle düşünmediklerini söylüyorlar. Bize gelen Türkler üzerinde en azından yeni bir Rus algısı yarattık diyebiliriz. Burada insanlar Kızıl Meydan'ı, Gagarin'i görüyor. Sovyet sinemasını öğreniyor. Çeburaşka, Nu Padagi gibi ünlü Sovyet çizgifilmlerinin afişler var. Rus anneler çocuklarına gösteriyor Çeburaşka'yı. Eski film, çizgi film müzikleri çaldığında gülümsüyorlar. Semaveri görüp, a bizde de vardı bundan diyorlar. Kaputu görüp benim babam da askerdi diyorlar. Türklere kültür olarak faydası oldu. Ruslar arasında da kaynaşma oldu. Sözgelimi insanlar masalarını birleştiriyor, tanışıyorlar, beraber içki içiyorlar. Burada tekrar buluşma sözü veriyorlar, düzenli şekilde gelmek istiyorlar. Sorunlarını paylaşıp yardımlaşıyorlar İstanbul'da yaşam için."

‘TÜRKLER EN ÇOK BORŞ ÇORBASI TÜKETİYOR'

Bekdaş, Rustik'in menüsünü ve en çok tercih edilen yemeklerini de "Türkler en çok borş tüketiyor, çok beğeniliyor. Ruslar da Solyanka, Befstraganof tüketiyor. Pelmeni (mantı) çok tüketiliyor. Onlarca porsiyon satıyoruz. Pelmenileri burada yapıyoruz. Vareniki yapıyoruz mantarlı ve patatesli. İçkilerden de Yemeklerin yanında da Rus vodkası veriyoruz. Hlebniy Dar, Nemirnof gibi Ukrayna vodkalarını… Ruskiy Standart var. Smetana ve baradinskiy ekmek var, buna herkes bayılıyor. Kvas'ımız var. Şuba ve Olivye salatası çok satılıyor. Rus düğünlerinin olmazsa olmazı bir ara sıcak olan Jülyen çok satılıyor" ifadeleriyle anlattı.

‘RUSYA'DAKİ BAYRAMLARI BURAYA TAŞIYORUZ'

Müzik tercihlerini "1990 ve öncesi Sovyet ve Rus müzikleri. Alla Pugaçova seviyoruz. Sofiya Roter, Mark Bernez, çizgifilm müzikleri… Kızıl Ordu şarkıları; Katyuşha, Kalinka, Tri Tankista…" ifadeleriyle özetleyen Bekdaş "Burası Ruslar arasında bir buluşma noktası haline geldi. 8 Mart Kadınlar gününü, eski yılbaşını (13 Ocak), yeni yılbaşını, Paskalya'yı, 9 Mayıs Zafer Bayramı'nı burada kutladılar. Doğum günü, evlilik yıldönümü organizasyonu için geliyorlar. Gagarin'in uzaya çıktığı 12 Nisan'daki Kozmonotlar Günü'nde de etkinlik düzenledik. Kısacası Rusların takvimindeki önemli gün ve bayramlarda hazırlık yapıyoruz. Ya da sözgelimi 17 Şubat'ta Süreyya Operası'nda Pyotr Çaykovskiy'nin Uyuyan Güzel balesi var. Bir grup bale sonrası buraya gelecek. Onlar için etkinlik düzenleyeceğiz, Rus bir şarkıcı şarkı söyleyecek. Onlara Medovik ya da Napolyon gibi Rus tatlılarının, yemeklerinin, içkilerinin olduğu bir menü hazırlayacağız" dedi.

Bekdaş Rustik'te tamamen bir Rusya atmosferi yaratmak için, kafenin bir bölümünü Rus diskosuna dönüştürmeyi planladıklarını da vurguladı.

‘KIZIL ORDU KOROSU'NU UNUTMADIK'

Rusya'daki bayramları hatırlayarak, Rus kültürünü İstanbul'a taşıyarak yerli ve yabancı herkese Rusya'daymış gibi hissetme imkânı veren Rustik'in sahibi Bekdaş, "25 Aralık'ta Karadeniz'de düşen Tu-154 uçağında 64 üyesini kaybeden Kızıl Ordu Korosu için de hem kendi hem de müşterilerin isteği doğrultusunda bir anma gecesi düzenlemeyi planladıklarını kaydetti.

Bekdaş anma gecesini şimdilik Rusya'da Çar 2. Nikolay'ın tahtını bıraktığı 1917'deki Şubat Devrimi'nin yıldönümü olan ve ayrıca Sovyetler'in 1918'de Alman güçlerini Narva ve Pskov bölgelerinden püskürttüğü, Erkekler Günü veya Vatan Savunucuları Günü olarak kutlanan  23 Şubat ‘ta gerçekleştirmeyi planladıklarını aktardı.


Rus kadınları hangi kritelerle eş seçiyor? Hayat arkadaşını nerede buluyor?

Kaynak: http://www.turkrus.com/


Dürüstlük, iyilik ve güvenilirlik: Rus kadınlarının erkeklerde aradığı en önemli meziyetler bunlar... 

Kamuoyu yoklama şirketi VTsİOM’un Sevgililer Günü arefesinde gerçekleştirdiği anket, Rus kadınlarının eş seçerken işte bu kriterleri dikkate aldığını ortaya koyuyor.

Ankete katılan kadınların yüzde 23’ü bir erkekte önce dürüstlük, yüzde 20’si iyi kalplilik, yüzde 16’sı güvenilirlik arıyor. Bu meziyetleri düzgünlük (yüzde 16), cesaret (yüzde 12), çalışkanlık (yüzde 11), zeka (yüzde 11) ve özen gösterme yetisi (yüzde 10) takip ediyor.

Öte yandan, Rusların yüzde 43’ü müstakbel karısını ya da kocasını arkadaş çevresinde arıyor. Yüzde 26’lık bir kesim ise üniversite ya da iş ortamından eş seçme eğiliminde.

Tanışma için ideal yerler arasında bir ilgi etrafında kurulmuş kulüpler ve çeşitli kurslar yüzde 18 ile ilk sırada. Katılımcıların yüzde 16’sı konserler ve gösterileri ideal tanışma ortamı olarak görürken yüzde 14’lük bir kısım sokağı anıyor. Pratikte ise durum daha farklı. Çeşitli kurslarda tanışanların oranı yüzde 4, tiyatro ve konser salonlarında tanışanların oranı yüzde 1, sokakta tanışanların oranı ise yüzde 9.

Erkeklere kıyasla kadınlar arasında arkadaş ortamını (sırasıyla yüzde 35 ve yüzde 49) ve iş yerini (sırasıyla yüzde 22 ve yüzde 29) ideal tanışma ortamı olarak görme daha yaygın. Buna karşın sokakta tanışma erkekler açısından daha kabul gören bir seçenek (sırasıyla yüzde 19 ve 9).

VTsİOM analisti İvan Lekontsev, Rusların eş seçerken beklentilerinin arttığı düşüncesinde. Son dört yılda kendine benzeyen insanlara duyulan ilgi azalırken tiyatro, konser, kütüphane gibi ruhsal ve kültürel gelişim imkanı sunan yerleri ziyaret eden insanlarla tanışma arzusu bir miktar artmış gibi. Bununla birlikte, arzu ile gerçeğin her zaman örtüşmediğini belirtmekte yarar var. Lekontsev’e göre, Ruslar yine de kendilerine benzeyen insanlarla ve nispeten sıradan mekanlarda tanışma eğiliminde.

13 Şubat 2017 Pazartesi

İtalya’da Lenin sevgisi: Halk belediyenin önüne anıt dikilmesini istiyor

Kaynak:  https://tr.sputniknews.com/


Fuad Safarov

İtalya’nın Cavriago kent halkı, belediyenin önünde SSCB kurucusu, 1917 Bolşevik Devrimi önderi Vladimir Lenin’in 1922 yılına ait orijinal anıtının dikilmesini istiyor. Söz konusu meydanda halihazırda Lenin anıtının bir kopyası bulunuyor.

Rus resmi kanalı Rossiya’nın Vesti v Subbotu (Cumartesi Haberleri) haberler programı sunucusu Sergey Brilyov’un haberine göre, İtalyan vatandaşlar kopya anıtın yerine Lenin’in orijinal anıtının meydana dikilmesini istiyor.

Haberde verilen bilgilere göre, 1922 yılında SSCB’nin Lugansk kentinde yapılan anıt İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından İtalya’ya götürüldü. Naziler anıtı eritmeyi planlarken İtalyan gerilla birlikleri Lenin anıtını kaçırmayı başardı. 1970 yılındaysa Lenin Bayramı (doğumunun 100.yıldönümü) vesilesiyle belediyenin önünde anıtı dikildi. Fakat belediye anıta düzenlenen bazı saldırılar nedeniyle heykeli müzeye kaldırmak zorunda kalınca, yerine kopyası dikildi.

Orijinal anıtın meydana tekrar dikilmesi talebine ilişkin açıklama yapan Belediye Başkanı Paolu Burani, “Kopyası var zaten. Orijinali ise çok değerli, en iyisi onu koruyalım” dedi.
Halk ise anıtın orijinalinin tekrar meydana dikilmesi için internet üzerinden oylama yapıyor. Oylamayı organize eden Lyuska Boni, “Anıtın orijinali farklı bir olay, kıymetli eser. Hiç bir kopya orijinalin yerini tutamaz” tepkisini dile getiriyor.

İTALYAN HALKINDAN LENİN’E DEVRİM İÇİN 500 LİRA YARDIM

Cavriago kentinin Lenin’i çok sevdiğini aktaran gazeteci Sergei Brilyov’ın anlatımına göre, 1917 yılında Bolşevik Devrimi sırasında maddi imkanları kısıtlı Cavriago halkı Lenin’e 500 İtalyan Lirası gönderiyor. Lenin de kent halkına şükranlarını iletiyor.

Brilyov, “Halk halen Lenin’i fahri belediye başkanı olarak görüyor. Dolayısıyla anıtının meydanda olmasını istiyor. Yerel merciler de halk oylama sonuçlarının Kent Konseyi’ne sunulmasını talep ederek olayın çözülmesinden yana” dedi.












Mahkumları bile sanat denince bu kadar yetenekli olan memleket: Rusya!

Kaynak:  http://www.turkrus.com/

Rusların sanata olan düşkünlüğü, yatkınlığı, yetenekleri tüm dünyanın bildiği bir gerçek.

Peki, Rusya hapishanelerinde yatan mahkumlar "heykel sanatı"nda yarışırsa ortaya ne çıkar?

Üstelik kullanılmasına izin verilen malzemeler sadece kar, su ve boyadan ibaretse?

Ülke çapındaki cezaevlerinde yılbaşı etkinliği olarak yapılan yarışmada birbirinden güzel onlarca "kardan heykel" yarıştı.